Kültürün uzun bir süre boyunca en iyi ihtimalle ekonomik bir güç olarak, daha dar bir çerçevede ise turizm kaynağı olarak görüldüğü biliniyor. Ancak dünya genelinde başarılı kültür odaklı kalkınma stratejileri, kültürün etkisinin çok daha yapısal olabileceğini gösterdi. Uzun vadede kültür, sadece toplulukların değil, hatta bütün ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişimini destekleyen kabiliyetler, ağlar ve fırsatlar oluşturabilir.
Şirketler, bu doğrultuda kültür ve sanata daha bilinçli yatırım yapmaya başladı. Kurumsal sürdürülebilirlik anlayışı artık yalnızca çevresel performansla sınırlı kalmayıp, bir işletmenin topluma pozitif etkileri üzerine daha fazla odaklanıyor. Kültür ve yaratıcılık, kurumsal sürdürülebilirlik gündemlerinin stratejik araçları haline gelerek, sürdürülebilir kalkınmayı ilerletebilmekte, kimliği güçlendirerek, yenilikçiliği teşvik etmekte ve yerel topluluklar ile daha derin ilişkiler kurulmasına olanak tanımaktadır.
Ancak en büyük zorluk, ölçümlemekte ortaya çıkıyor. Şirketler, en önemli etkileri uzun zamandır soyut kabul edilen bir şeyi nasıl değer olarak kaydedebilir? Özellikle sanat ve kültüre yapılan yatırımların ESG stratejileriyle (Çevresel, Sosyal ve Yönetişim) bağlantı kurabilecek göstergelere dönüştürülmesi nasıl gerçekleşecek? Deloitte, diğer birkaç firma ile birlikte, kültürel etkiyi ölçülebilir göstergelerle daha anlaşılır hale getiren çerçeveler geliştirdi. Bu çerçeveler, şirketlerin sanata ve kültüre olan mevcut yatırımlarını haklı çıkarmanın yanı sıra, bunları genişletmeleri için de bir yol sunuyor.
UNESCO’nun 2030 Gündemi’nde Kültür için Tematik Göstergeleri, kültürün topluma katkısını değerlendirmek için önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu metodolojide kültür, yalnızca bir faaliyet sektörü olmakla kalmayıp, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine de katkılar sağlıyor. UNESCO’nun çerçevesi, 22 göstergeyi içeren dört tematik boyutta kültürün etkilerini değerlendiriyor: Çevre ve Dayanıklılık, Refah ve Geçim, Bilgi ve Beceriler ile Kapsayıcılık ve Katılım.
Deloitte, benzer bir yaklaşımı korporatif alan için geliştirerek, topluluklar için değer yaratmasını sağlayacak bir sürdürülebilirlik çerçevesi oluşturdu. Şirketler, sanat varlıklarını artık yalnızca bağış veya pazarlama harcaması olarak değil, sosyal değer ve uzun vadeli dayanıklılık açısından önemli görüyor. Bu tür bir yaklaşım, kültürün işletmelere olduğu kadar topluma da katkı sağladığını düşünüyor.
