Dünya, sandıklara geri dönüyor. 2026 yılının sonlarından 2027 yılının ilk yarısına kadar, Brezilya, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Sırbistan, Yunanistan ve İspanya gibi çok sayıda ülkede seçmenler, iç politikalarını şekillendirebilecek tercihler yapacak. Bazı liderler galip gelecek, kimileri sahneden ayrılacak. Yeni figürler ortaya çıkacak, tanıdık siyasi hareketler yeni biçimlerde geri dönecek. Ancak tüm bu seçimlerin arkasında, tek bir liderden daha büyük bir hikaye yatıyor.
Dünyanın işleyiş şekli değişiyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ortaya çıkan tek kutuplu düzen, artık sadece Amerika Birleşik Devletleri’ne odaklanmış şekilde, tartışmasız görünmüyor. Çin yükseliyor, Rusya Batı ile açık bir jeopolitik çatışma içinde. Hindistan giderek daha bağımsız bir yol çiziyor. Körfez ülkeleri, güvenliklerini neredeyse tamamen Washington’a bağımlı kılmanın akıllıca olup olmadığını sorguluyor. Brezilya ve diğer yükselen güçler, rekabet eden güç merkezleri arasında daha fazla manevra alanı arayışındalar.
Artık ülkeler, giderek basit bir hesaplama yapar hale geldi: Batı ile işbirliği yap, ama tamamen ona bağımlı olma. Çin ile ticaret yap, ama mutlaka Pekin’in yanına katılma. Rusya ile iletişim kanallarını açık tut, Moskova ile aynı hizaya gelme. Başka bir deyişle, ulusal çıkarlarını koru, manevra alanını muhafaza et ve stratejik özerklik inşa et.
Bu durum, Türkiye’nin yıllardır savunduğu dış politika yaklaşımına oldukça benziyor. Ankara, Washington ile ilişkilerini sürdürmeye çalışırken, Moskova ile de iletişim kanallarını açık tutmayı hedefliyor. NATO üyesi olmayı sürdürürken, Asya ve Körfez ile olan bağlarını da genişletiyor.
Artık Türkiye’nin ilişkilerini çeşitlendirmesinin ötesinde, dünyanın kendisi de çeşitleniyor.
Dünya beşten büyüktür
Bu dönüşüm, uluslararası sistem tartışmalarında en belirgin şekilde kendini gösteriyor. Uzun yıllardır Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısını eleştiriyor ve bunu en tanınan dış politika sloganlarından biriyle özetliyor: “Dünya beşten büyüktür.”
Ankara bu argümanı öne çıkardığında, genellikle mevcut uluslararası düzene karşı Türkiye’nin cesur bir meydan okuması olarak görülüyordu. Bugün ise BM sisteminin temsil kabiliyeti ve beş daimi üyenin veto hakkı üzerine sorular, Türkiye’nin ötesinde bir yayılma gösteriyor.
Sebebi basit. Ekonomik ve siyasi merkez kayması yaşanırken, 1945’te gücün dağılımı etrafında kurulan kurumların, 21. yüzyılın gerçeklerini yeterince temsil ettiği savını sürdürmek giderek zorlaşıyor.
Brezilya ilginç bir örnek sunuyor. Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva, ülkesinin hiçbir büyük gücün arka bahçesi olmadığını sürekli vurguluyor. Brezilya, Çin ile ekonomik ilişkilerini derinleştirirken, Avrupa ile de kapsamlı bağlar kuruyor ve BRICS aracılığıyla daha fazla etki arayışında.
Türkiye ve Brezilya kesinlikle aynı dış politikaları izlemiyor. Ancak ortak bir içgüdü var: Kendi bölgesel ağırlığını oluşturmak ve büyük güçler arasındaki rekabeti kendi ulusal çıkarlarına göre yönetmek.
On yıl önce, bu tür bir yaklaşım daha istisnai görünüyordu. Bugün, Hindistan’dan Körfez ülkelerine, Türkiye ve Brezilya’ya kadar bu yaklaşımın farklı versiyonları gözlemlenebiliyor.
İsrail seçimlere gidiyor
Türkiye için, yaklaşan seçimler arasında en dikkatle izlenecek olanı İsrail’in seçimleri. Ankara’nın Orta Doğu konusundaki temel argümanı, Filistin meselesinin çözülmeden bölgede kalıcı bir barış veya istikrar sağlanamayacağı yönünde. Gazze’deki savaş bu argümanı uluslararası siyasetin merkezine taşıdı.
İsrail, Hamas’a ciddi askeri zararlar verebilir, diğer bölgesel aktörlere karşı operasyonlar düzenleyebilir, güvenlik doktrinini revize edebilir ve askeri caydırıcılığını artırabilir. Ancak bu önlemlerin hiçbiri, Filistin meselesini ortadan kaldırmaz. Aksine, Filistin, küresel diplomasinin merkezine geri döndü.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, bir kez daha güvenlik üzerinden kampanya yürütüyor. Aynı zamanda, İsrail uluslararası baskı altında artış gösterirken, Filistin devletinin tanınması üzerine tartışmalar da önemli ölçüde genişledi.
Gazze’de siyasi bir çözüm için daha fazla alan yaratacak bir yeni İsrail hükümeti, Türkiye’nin uzun zamandır savunduğu diplomasi yaklaşımına da daha fazla imkan tanıyabilir.
Ancak Netanyahu’nun ofisinden ayrılması durumunda bile, Filistin meselesi kalıcı bir sorun olmaya devam edecek. Bu mesele, Netanyahu’dan önce ortaya çıktı ve herhangi bir İsrail hükümetini aşacak şekilde varlığını sürdürecek.
Körfez’in rahatsız edici sorusu
Türkiye için daha önemli bir dönüşüm ise Körfez’de gerçekleşiyor olabilir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar, artık birbiriyle neredeyse düşmanca bir şekilde karşılaşılacak bir soruyla karşı karşıya: Amerika Birleşik Devletleri her zaman bizi koruyacak mı?
Bu soru önemli çünkü on yıllardır Körfez’in güvenlik mimarisi büyük ölçüde Amerikan askeri gücüne dayanıyordu.
Bugün, Körfez ülkeleri çeşitleniyor. Çin ile kapsamlı ticaret yapıyorlar. Rusya ile diyalog kuruyorlar. Türkiye ile savunma işbirliklerini genişletiyorlar. Türkiye, Pakistan ve Körfez ülkelerini içeren yeni güvenlik düzenlemeleri üzerine tartışmalar, bu alternatif arayışlarının bir parçası.
Ankara için bu, önemli stratejik bir alan yaratıyor. Türkiye, NATO üyesidir. Ancak İran ile de konuşabiliyor. Körfez başkentleri ile giderek daha yakın ilişkiler geliştirmiştir. Suriye’de önemli bir etkiye sahiptir. Hızla gelişen yerli savunma sanayisine sahiptir.
Bu nedenle, Türkiye’ye geleneksel olarak “Doğu ve Batı arasında bir köprü” olarak tanımlanması artık yeterli olmayabilir. Ankara, artık diğer güçler arasında bir köprü olmanın ötesinde bir rol arayışında. Bölgesel güvenlik mimarisini şekillendiren aktörlerden biri olmayı hedefliyor.
Balkanlar’da dengeleme
Aynı diplomatik içgüdü, Balkanlar’da da görünür. Bu nedenle Sırbistan seçimleri Türkiye için önem taşıyor. Ankara, Bosna-Hersek ile tarihsel ilişkisini sürdürürken, Belgrad ile de giderek güçlü bağlar geliştirdi. Kosova ile de yakın bir ilişki kurdu, Sırbistan ile olan diyalogunu kesmeden. Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ile ilişkilerini de genişletti.
Bu durum, Türkiye’nin son dönem bölgesel diplomasisinin belirleyici özelliklerinden birini yansıtıyor: Kolay kolay birbirleriyle iletişim kuramayan aktörlerle eş zamanlı olarak konuşabilme yeteneği. Sırbistan’ın Avrupa Birliği, Rusya ve Çin arasında dengesinin değişmesi, Türkiye için yeni riskler ama aynı zamanda yeni diplomatik fırsatlar doğurabilir. Türkiye’nin rolü, özellikle Bosna ve Kosova ile ilgili sorularda daha da önemli hale gelebilir.
Macron sonrası Fransa
Potansiyel olarak önemli sonuçları olabilecek bir diğer seçim ise 2027’de Fransa’da gerçekleştirilecek. Emmanuel Macron’un başkanlığı döneminde, Ankara ile Paris arasındaki ilişkiler Libya, Doğu Akdeniz, NATO ve Afrika konularında ciddi gerilimler yaşadı.
Ancak Macron’dan sonra Elysée Sarayı’na kim gelirse gelsin, karşılaşacağı Türkiye, birkaç yıl önceki Türkiye’den oldukça farklı olacak.
Ukrayna’daki savaş, Avrupa’nın güvenlik hesaplamalarını köklü bir şekilde değiştirdi. Türkiye’nin önemi, Karadeniz güvenliği, savunma sanayi, insansız hava araçları, Suriye, göç, enerji koridorları ve Avrupa savunması üzerindeki tartışmalar gibi birçok alanda arttı.
Avrupa, kendi güvenliğini daha fazla üstlenmeyi tartışırken, hızla büyüyen bir savunma sanayisine sahip ve önemli bir NATO askeri gücü olan Türkiye’yi göz ardı etmek giderek zorlaşıyor.
Dolayısıyla, gelecekteki bir Fransız hükümeti, Ankara ile ilişkileri büyük ölçüde ideolojik çatışma üzerinden yürütmenin stratejik maliyetlerinin artabileceğini fark edebilir. Jeopolitik, ideolojinin pragmatizme yer açma alışkanlığındadır.
Ege sorunları sürüyor
Yunanistan’ın bir sonraki seçimlerinin sonucu da Ankara’da dikkatle izlenecek. Kyriakos Mitsotakis’in iktidarda kalıp kalmayacağı önem taşıyor. Ancak Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel anlaşmazlıklar – Ege, karasal alan, hava sahası, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz – hükümet değişikliğiyle ortadan kalkmayacak. Bunlar, onları yöneten hükümetlerden daha eski sorunlar. Değişen, çevrelerindeki dünya.
Peki, Türkiye’nin argümanları hala geçerli mi? Nihai soru bu. Ve yanıtı, sloganlarda değil, etrafımızdaki yapısal değişimlerde aramak gerekiyor.
Üç gelişme öne çıkıyor. İlki, dünya giderek çok kutuplu hale geliyor. ABD, uluslararası sistemdeki en güçlü aktörlerden biri olmaya devam ediyor. Ancak Washington, artık her bölgesel krizin sonucunu tek başına belirleyemiyor.
İkincisi, orta güçlerin pazarlık gücü artıyor. Türkiye, Hindistan, Brezilya ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, büyük güçler arasında daha fazla stratejik alan yaratmaya çalışıyorlar.
Üçüncüsü, savunma yeteneği bir kez daha diplomatik etkinliğin temel taşlarından biri haline geldi.
İşte burada Türkiye’nin yerli savunma sanayisine yaptığı uzun vadeli yatırım özellikle önem kazanıyor. İnsansız hava sistemlerinden savaş gemilerine, füzelerden elektronik savaşa kadar Türkiye’nin genişleyen iç savunma yeteneği, sadece askeri bir varlık değil, aynı zamanda diplomatik bir güç aracıdır. Bu, Türkiye için önümüzdeki yıllarda gerçek hikaye olabilir.
Yeni dünya Türkiye’ye daha yakın
Netanyahu görevde kalabilir ya da ayrılabilir. Fransa, Macron sonrası tamamen farklı bir siyasi döneme girebilir. Sırbistan’daki Vucic dönemi sona erebilir veya başka bir biçimde devam edebilir.
Ancak tüm bu bireysel liderlerden daha büyük bir şey gerçekleşiyor. Tek merkezli dünya zayıflıyor. Bölgesel güçlerin pazarlık gücü artıyor. Belki de soruları tersine çevirmenin zamanı geldi.
Türkiye, değişen bir dünyaya argümanlarını mı uyarlıyor, yoksa dünya, yıllardır tarif ettiği bazı gerçeklere mi daha yakınlaşıyor?
Ankara, uzun zamandır uluslararası sistemin BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin kararlarına terk edilemeyeceğini savunuyor. Tek bir güç merkezine aşırı bağımlılığı eleştiriyor. Savunma sanayisindeki bağımsızlığı stratejik bir gereklilik olarak görüyor. Ve bölgesel ülkelerin, bölgesel sorunları çözmede daha fazla söz sahibi olması gerektiğini savunuyor.
Bugün etrafa bir bakın. Avrupa, kendi savunmasını güçlendirme yollarını tartışıyor. Körfez, güvenlik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Brezilya ve Hindistan, Washington ile Pekin arasında kendilerine bir yer açmaya çalışıyor. BM’nin yapısı daha yüksek sesle sorgulanıyor. Ve savunma sanayileri, bir kez daha diplomanın güçlü araçları haline geldi.
Türkiye, bu eğilimlerin bir kesişim noktasında yer alıyor. NATO üyesi, ancak Rusya ile de görüşebiliyor. Batı ittifakına mensup ama Çin ve Asya ile ilişkilerini genişletiyor. Körfez ile ilişkilerini derinleştirirken, İran ile de diyalog kuruyor. Ukrayna’ya destek verirken, Moskova ile diplomatik kanalları açık tutuyor. Filistin devletini savunurken, bölgesel diplomasi içinde aktif bir oyuncu olmayı sürdürüyor.
Elbette, bu tür bir dengeleme stratejisinin riskleri ve sınırları var. Stratejik özerklik, yalnızca söylemlerle ayakta kalamaz. Ekonomik güç, teknolojik kapasite, enerji güvenliği, güvenilir kurumlar ve askeri caydırıcılıkla desteklenmesi gerekmektedir. Ancak yön net bir şekilde ortaya çıkıyor.
Dünya, bir tek merkezli güç düzeninden, çok sayıda etki merkezinin bulunduğu daha parçalı bir sisteme doğru kayıyor.
Ve Türkiye’nin yıllardır dile getirdiği bazı fikirler, şimdi dünyanın dört bir yanındaki başkentlerde farklı kelimelerle ifade ediliyor: Daha bağımsız savunma yetenekleri, daha çeşitli ortaklıklar, daha fazla stratejik özerklik, daha temsilci bir uluslararası sistem ve kendi bölgelerinin meselelerinde daha fazla söz sahibi olmak isteyen ülkeler.
Bu nedenle, gelecek seçimler, sadece bir sonraki cumhurbaşkanlarının veya başbakanların kim olacağını değil, şekillenmekte olan dünyanın ne tür bir dünya olacağına dair ipuçları verecek.
Türkiye için ana soru artık yalnızca doğuya mı yoksa batıya mı bakacağı değil. Eski soru olan “Türkiye hangi tarafı seçecek?” bile gittikçe yetersiz hale geliyor.
Gerçek soru şudur: Türkiye, yeni güç dengesinde sadece bir yer mi arayacak yoksa yıllardır savunduğu ilkeleri, yeni düzenin kurallarını şekillendirecek yeterli ekonomik, siyasi ve askeri kapasiteye dönüştürebilecek mi? Çünkü mesele, Türkiye’nin dünyadaki konumu değil. Ortaya çıkacak dünyada Türkiye’nin ne kadar ağırlık taşıyacağıdır.
Orijinal makaleyi buradan bulabilirsiniz.
