UNC’de yaşanan Cornell 7 cinsel saldırı vakası, son günlerde ulusal haberlerde geniş yer bulmaya başladı. İlk başta kısa süreli bir şok yaşasam da bu olayın cinsiyetçi kültürün bir parçası haline geldiğini görmek, düşündürücü oldu. 2020’den bu yana UNC’de 158 tecavüz vakası rapor edildi, bunlardan 16’sının geçtiğimiz eğitim yılına ait olduğu açıklandı.
Yaşanan olaylar karşısında genelde pek bir tepki veremediğimiz bir dönemdeyiz. Tecavüz hikayeleri o kadar sık duyuluyor ki artık bu tür olaylar karşısında hissettiğimiz korku ve tiksinti yerini bir tür normalleşmeye bırakıyor. Gündelik yaşamımıza devam etmekten başka yapacak bir şey bulamıyoruz.
Ayrıca, “manosfer” adı verilen, erkekliği dar tanımlarla ele alan çevrimiçi toplulukların etkisi de artmakta. Bu toplulukların dili, özellikle üniversite kulüplerinde uzun yıllardır yerleşik bir biçimde mevcut. Manosfer, kadınlık ve erkeklik algımızı daha da kutuplaştırmakta ve erkeklerin kadınlıkla ilişkilendirilmiş zayıflıktan korkmaları, cinsel saldırı vakalarını kontrol etme çabasını doğuruyor.
Kardeşlik kulüpleri, erkeklerin kimliklerini, “sesini çıkarmayan” ve “feminen olmayan” bir duruşla şekillendirilmesine olanak tanıyor. Bu tür bir bağlılık, tecavüz kültürüne katkıda bulunma eğiliminde, zira bir kadın bir parti sırasında uyuşturulup saldırıya uğradığında, erkekler bu durumu sorgulamak yerine tanıdıklarının onayını arayabiliyor. Kadınların çıkarlarını savunan erkekler ise genellikle dalga geçilen konumuna düşüyor. Bu durum, toplumsal adaleti sağlama çabalarımızı zayıflatıyor ve kadınların yanında durma korkusu, pek çok kişiyi harekete geçmekten alıkoyuyor.
Kadınlar nüfusun %60’ını oluşturmaktadır, bu nedenle onlara destek olmak kimse için bir gösteri değil. “Ben Jane Doe’yum” sloganıyla cinsel saldırılara karşı birleşen kadınların mücadelesi yalnızca sanal ortamda kalmamalı, kendi topluluğumuzun eylemleriyle hayata geçirilmelidir.
