Fotoğraf çekmek, bugün olduğu kadar kolay değildi. Bir anı kaydetmek için önce kamerayı alıyor, kareyi dikkatlice çerçeveliyor ve deklanşöre basıyorduk. Ardından beklemek zorundaydık.
Çektiğimiz fotoğrafın nasıl çıkacağına dair belirsizlik, farklı bir heyecan veriyordu. Kameranın küçük ekranında görüntü kontrolü yoktu. Yanlış bir an mı yakaladık? Birinin gözleri kapalı mıydı? Işık yeterli miydi? Yoksa fotoğrafın içindeki herkes tamamen farklı mı görünüyordu? Bunları bilmenin bir yolu yoktu. Film rulosunun üzerinde belirli bir kare sayısı bulunuyordu — 24 veya 36. Her fotoğrafın bir maliyeti vardı, bir sınırı vardı. Bu yüzden deklanşöre basmadan önce daha dikkatli düşünüyorduk. Aynı sahneyi 10 kez çekmeyecek veya tek bir fotoğraf için birden fazla kareyi boşa harcamayacaktık.
Film bittiğinde, kameradan çıkarılıp fotoğrafçıya götürülüyordu. Ancak gerçek hikaye o andan sonra başlıyordu: endişeli bekleyiş.
Bazen birkaç gün, bazen daha uzun sürüyordu. Bu süre zarfında, zihnimizde fotoğrafları yeniden çekiyormuş gibi oluyorduk. “Acaba nasıl çıkmıştır?” diye merak ediyorduk. O günün anıları, fotoğraflar geliştirilene dek aklımızda yaşıyordu.
Sonunda, fotoğrafçının elinden aldığımız o küçük zarfla karşılaşıyorduk. İçinde daha önce görmediğimiz onlarca anı saklıydı. Fotoğrafları masanın üzerine yaymak ve her birini sırayla incelemek, geçmişe küçük pencerelerden bakmak gibiydi. Bazı fotoğraflarda beklediğimizden daha güzel görünüyorduk; diğerlerinde gözlerimiz kapalıydı. Bir başka fotoğrafta, deklanşöre basıldığı anda bir kişi gülerken diğeri başka bir yere bakıyordu. Ama tüm bu kusurlarına rağmen, o fotoğrafların bir hikayesi vardı. Çünkü onları yakalamak için sabırla beklemiştik.
Ancak bugün fotoğraf çektiğimizde, sonuçları aynı anda görüyoruz. Beğenmezsek siliyoruz, yeniden çekiyoruz. Olmadı, bir kez daha deniyoruz. Görüntüyü hafızamızda yer etmeden editleyip, filtre uygulayıp, kırpıyoruz. Binlerce fotoğraf biriktiriyoruz ama bazen hangilerinin gerçekten önemli olduğunu bile hatırlamıyoruz.
Belki de teknoloji fotoğrafçılığı bizim için kolaylaştırdı ama bir şekilde fotoğrafın hikayesi ve anlamı gibi bir şeyi bizden aldı. Geçmişte fotoğraf çekmekle onu görmek arasında bir mesafe vardı. O mesafede merak ve heyecan öne çıkıyordu. Şimdi ise fotoğraf çekmekle onu görmek arasında neredeyse hiç zaman yok. Ama bazı şeylere hemen ulaşamamanın kendine has bir güzelliği vardı. Günler sonra gelen bir mektup, bir kitabın sayfalarını yavaşça çevirmek, bir şarkıyı radyoda tekrar duymak veya çektiğimiz fotoğrafların nasıl çıkacağını merak etmek… Tüm bu şeylerin ortak bir noktası vardı: bekleme heyecanı.
Aslında eski fotoğrafları güzel kılan sadece renkler, ışık ya da görüntü kalitesi değildi. Onları güzel yapan, fotoğrafın çekildiği an ile üzerinde tekrar göz gezdirdiğimiz an arasındaki o küçük zaman aralığıydı. Çünkü beklemek, anının yerleşmesi için zaman tanıyordu. Bugün elimizde her zamankinden fazla fotoğraf var. Ancak belki de onları gözden geçirme heyecanı azalmış durumda. Her anı yakalıyoruz ama her anın değerini aynı ölçüde hissedemiyoruz.
Belki de ara sıra eski bir kamera bulup yine film kullanmaya başlamalıyız. 36 kareyle idare etmek, deklanşöre basmadan önce bir an düşünmek ve ardından filmi bir fotoğrafçıya bırakıp beklemek… Çünkü bazı güzellikler, onlara hemen ulaşamadığımızda daha güzeldir.
Ve belki de hayatın kendisi de biraz böyle;
“Her şeyi hemen görememek, bazı anların değerini yalnızca sonradan anlayabilmek.”
