Son günlerde öğrendiğim yeni bir kelime var: diplora. Bu kelime, Latince kökenli Fransızca bir terim ve “ağıt” anlamına geliyor. Ancak bu terimin belirli bir müzik türü için kullanılması benim için yeniydi. Geç Rönesans döneminin bazı Franco-Flemenk bestecileri üzerine araştırma yaparken bu terimle karşılaştım: Gilles de Bins, diğer adıyla Binchois (1400-1460), Johannes Ockeghem (1410/1425-1497), Josquin des Prez (1450/1455-1521) ve Nicolas Gombert (1495-1560). Ockeghem, öğretmeni Binchois için bir diplora yazmış, diğerleri de kendi öğretmenleri için ağıtlar kaleme almış. Bu nesil ilişkisi, her kuşakta ustaya duyulan özlemle dolu bir mirası kutluyor. Alınan ilhamın kendisi, bir bağlılık zinciri oluşturuyor.
Günümüz akademisinde de ustadan öğrenme geleneği mevcut, ancak giderek azalıyor. Festschrift geleneği bunun bir örneği; bu gelenekte, bir akademisyenin başarılarını kutlamak adına meslektaşların ve eski doktora öğrencilerinin eserleri bir araya getiriliyor. Ancak yayınevleri bu tür derlemeleri pek tercih etmiyor ve akademisyenler de bu türe ilgi göstermemekte giderek azalıyor.
Günümüzde akademik düşüncelerin köklerine ulaşmak giderek zorlaşıyor. George Lindbeck’i bir mentor olarak kutlayabilirim, belki arkasında Robert Calhoun’u da, ama sonrasında her şey belirsizleşiyor. Günümüz akademisyenleri öğretmenlerinin çalışmalarını sürdürmektense, onları reddetmek ve yenilik peşinde koşmakla daha çok ilgileniyorlar.
Bu parricide, yani baba katli terimi, günümüzdeki nesil ilişkilerimizi anlamak için önemli bir kavram haline geliyor. Freud, çocuğun ebeveynini öldürmesi temasını işleyerek, bu karmaşık ailevi dinamikleri ortaya koydu. Antik dönemden modern döneme kadar, yazarlar ebeveynlerine isyan etmeye değil, onların tutkularını reforme etmeye çalıştılar. Bu mesele, yalnızca psikolojik bir sorun değil, aynı zamanda bir ahlaki düzen içinde değerlendiriliyor.
