NATO’nun 75 yılı aşkın süredir varlığını sürdürdüğü basit bir ilke var: Üye ülkeler ortak bir savunma sistemine sahiptir. Türkiye ise şimdi ikinci bir savunma anlaşması imzaladı.
Kısa süre önce, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Türkiye’nin “güçlü savunma yeteneklerini” övdü ve Türkiye’nin NATO’nun en büyük ikinci ordusu olduğunu vurguladı. Türkiye, uzun zamandır NATO’nun en önemli askeri gücü olmuştur.
Ankara, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “teknik olarak NATO’nun 5. Maddesi ile aynı” olarak tanımladığı bir karşılıklı savunma paktı imzaladı. Bu anlaşmaya göre, bir ülkeye yapılan silahlı saldırı tüm ülkelere yapılmış kabul edilecek. Türk yetkilileri, bu yeni anlaşmanın NATO’yu tamamladığını, rekabet etmediğini savunuyor.
Ancak, bu ittifakların barış zamanında test edilmediği, yükümlülüklerin müttefikleri farklı yönlere çektiğinde geçerlilik kazandığı söyleniyor. Türkiye’nin iki farklı kolektif savunma anlaşması altında yükümlülükler üstlenmesi durumunda neler olacağı merak ediliyor.
Bu anlaşma, Orta Doğu güvenliğinde yeni bir aşamanın başlangıcını işaret edebilir. Türkiye, diğer ülkelerle işbirliği temelinde farklı bir model geliştirmeye çalışıyor. Suudi Arabistan, maddi kaynak ve enerji etkisi sağlarken, Pakistan, dünya çapında büyük bir ordu ve nükleer kabiliyet sunuyor. Türkiye ise NATO’nun ikinci büyük ordusunu ve giderek gelişen bir savunma sanayini bünyesinde barındırıyor. Eğer Mısır da katılırsa, bölgedeki askeri güç dengelerini değiştiren bir başka önemli güç daha eklenmiş olacak.
Ancak, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı anlaşmanın stratejik etkileri belirsizliğini koruyor. Anlaşmada kolektif caydırıcılık, karşılıklı savunma ve daha yakın askeri işbirliği taahhüt ediliyor. Ancak, Türkiye’nin bu yeni yükümlülükleri, NATO ile çelişen durumlar yaratabilir mi? Bu sorular geçerliliğini koruyor.
