19. yüzyıl Tsarist Rusya’sında Yevgeny Bazarov ve Pavel Petrovich Kirsanov arasında gelenek ve yenilik üzerine sert bir tartışma yaşandı. Bu tartışma, bir düelloyla sonuçlandı. Bazarov, savunduğu fikirlerin bir gün hayatın gerçekleriyle bu denli çatışacağını nasıl bilebilirdi?
Roman yazarı Ivan Turgenev’in 1862 yılında yayımlanan “Baba ve Oğul” adlı eserindeki bu çatışma, iki birey ya da iki nesil arasındaki bir çatışmanın ötesindedir. Aslında, eski dünyanın değerleri ile yeni dünya talepleri arasında bir çatışmadır.
Bazarov için geçmiş, aşılması gereken bir yükten ibaretti. Gelenekler, inançlar, romantizm ve otorite, insan özgürlüğünün önündeki engellerdi. Ona göre, insanlığa yol açmak için akıl ve bilim yeterliydi. Ancak Bazarov’un gözden kaçırdığı bir gerçek vardı: İnsanlar sadece aklın ürünü değildi. Tarih, insanların geliştirdiği teoriler doğrultusunda ilerlemiyordu.
Kısa yaşamı boyunca Bazarov, gelenekleri reddetti, yerleşik değerlere sorguladı ve kendi doğrularından asla şüphe duymadı. Otoriteyi aşan bir düşünce dünyası inşa etti. Ancak, reddettiği duyguların, küçümsediği insan zaaflarının ve yok saydığı gerçeklerin de yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamakta gecikti.
Sonunda, ölüm döşeğinde, hayatın en basit gerçeği tüm o büyük ideallerin ve sarsılmaz inançların karşısında duruyordu. Dünyayı değiştirmeye çalışırken, Bazarov’un insan doğasının değişmez gerçekliği karşısında yenik düştüğü görüldü. Aslında, onun en büyük trajedisi ölümü değil, hayatı boyunca reddettiği gerçeklerle, ölmekte olduğu esnada yüzleşme fırsatı bulmasıydı.
Ancak Bazarov’un trajedisi sadece 19. yüzyıl Rusya’sına özgü mü? Bugün Avrupa’nın yaşadığı siyasi, sosyal ve ahlaki krizlere baktığımızda, Bazarov’un hikayesinin sürpriz şekilde tanıdık geldiği görülüyor.
Avrupa, Bazarov gibi, kendi doğrularının değişmezliğine inandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu düzenin insanlığı yeni bir çağa taşıyacağına inanıyordu. Savaşların geçmişte kaldığını, sınırların önemini yitirdiğini, ekonomik refahın kalıcı sosyal barışı sağlayacağını ve liberal değerlerin sonunda tüm dünyada hüküm süreceğini düşünüyorlardı. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bu inanç, neredeyse sorgulanamaz bir dogma haline gelmişti. Avrupa, tarihinin en karanlık dönemlerini geride bıraktığını sanıyordu, aslında tarih onu geride bırakmıştı.
Bugün, o büyük konfor alanının duvarları bir bir çatlamaya başladı. Bir yanda yükselen ırkçılık, yabancı düşmanlığı, sosyal kutuplaşma ve giderek erozyona uğrayan ahlaki değerler; diğer yanda ekonomik duraklama, enerji bağımlılığı, göç krizleri, siyasi istikrarsızlık ve savaş gerçeği Avrupa’nın kapısına dayandı.
İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler üzerine dünyaya ders veren Avrupa, şimdi savunduğu değerler tarafından test ediliyor. Evrensel insan hakları olduğunu ilan eden bir kıtanın, bu hakların kimleri koruduğu konusunda artan ikili standartlarla suçlanması tesadüf değil. Avrupa’nın bazı bölgelerindeki artan siyasi söylemler, insanları vatandaşlıkları, kökenleri, dinleri ve kimlikleri üzerinden bölüyor. Geçmişin utancı olarak görülen fikirler şimdi siyasetin merkezine getiriliyor.
Ancak tüm bunların ötesinde daha büyük bir tehlike var. Avrupa, sadece ahlaki ve siyasi bir krizle değil, aynı zamanda artan fiziksel güvenlik tehditleriyle karşı karşıya.
Rusya-Ukrayna Savaşı, kıtanın on yıllar boyunca inşa ettiği güvenlik paradigmalarını sarsmış durumda. Avrupa, savaşın kendi topraklarında bir daha gerçekleşmeyeceğine inanıyordu. Ekonomik bağımlılığın çatışmaları önleyeceğini, diplomatik kurumların krizleri çözeceğini ve gerektiğinde Amerikan güvenlik şemsiyesinin kendisini koruyacağını varsayıyordu. Ancak Ukrayna’da patlayan bombalar, bu varsayımların ne denli kırılgan olduğunu gösterdi.
Avrupa’nın sorunu yalnızca yeterli silah, asker ya da savunma kapasitesinin eksikliği değil.
İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biriydi. O savaşın ardından kıta, barışı korumak için önemli kurumlar kurdu. Ancak barış sağlamak, o barışı sürekli savunma iradesini canlı tutmak demek değildi. Avrupa, savaşın yıkımından önemli dersler çıkardı fakat zamanla savaş olasılığının asla ortadan kalkmayacağı gerçeğini unuttu. Barışı, bir hedef değil, doğal ve kalıcı bir durum olarak görmeye başladı. Güvenliğin yerini refah almıştı, ekonomik büyüme ise siyasi iradenin yerini almıştı; diplomatik açıklamalar caydırıcılık yerine geçiyordu.
Bugün, birçok Avrupa ülkesinde gençlerin ulusları için savaşmaya isteksiz olduğu yönünde çalışmalar tartışılıyor. Elbette bu isteksizlik derecesi ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor. Ancak sorunun kendisi, yalnızca yüzdelerle ilgili değil: Bir toplum, uğruna savaşmaya değer paylaşılan idealleri kaybedince kendini nasıl savunabilir?
Avrupa’nın genç nesilleri, savaşı büyük ölçüde tarih kitaplarından ve ekranlardan tanıyor. Barış içinde büyümek, elbette bir başarıdır. Ancak barışın bedelsiz ve kendi kendine sürdürülebileceğine inanmak, bu başarıyı en büyük zayıflığı haline getirir.
Dahası, tüm bu gelişmeler sürerken kıtanın ortak geleceğini şekillendirebilecek güçlü bir siyasi liderlik ortaya çıkmadı. Başkentler farklı seslerle konuşuyor, hükümetler kendi iç siyasi dengeleriyle boğuşuyor ve ortak kararlar sık sık gecikiyor. Avrupa Birliği ekonomik bir dev olsa da, jeopolitik bir güç olma konusunda zorlanıyor.
Bazarov da aynı durumu yaşıyordu değil mi?
Her şeyi açıklayabileceğine inanıyordu, ancak yaşamın kendisine sunduğu en temel sorulara cevap veremiyordu. İnsan duygularını arka plana itmişti fakat kendi duygularının mahkumu olmuştu. Ölümü hayatın doğal bir gerçeği olarak görebiliyordu, ama ölüm kapıya dayandığında tüm teorileri anlamını yitirdi.
Günümüz Avrupa’sı da kendi “Bazarov” çelişkisini yaşıyor. Sınırların önemini yitirdiğini savunuyordu, şimdi sınırlarını korumaya yollar arıyor. Askeri gücün artık ön planda olmadığını düşündü, şimdi yeniden silahlanmaya çalışıyor. Milliyetçiliğin geçmişte kaldığını sanıyordu, şimdi yükselen milliyetçilikle mücadele ediyor. Amerika’nın güvenlik garantisini gereksiz yere gördü, şimdi stratejik özerklik peşinde. Ve belki de en önemlisi, geçmişin ideolojik çatışmalarını geride bıraktığını düşünürken, yeni bir nesil çatışmasının tam ortasında buldu kendini.
Pavel, geçmişin değerlerini temsil ediyordu, Bazarov ise yeni dünyadaki zorlukları. Bugün Avrupa’da benzer bir yüzleşme yaşanıyor. Bir yanda İkinci Dünya Savaşı sonrası değerleri korumaya çalışan siyasi ve kurumsal yapı; diğer yanda ise o düzenin vaat ettiği refah, güvenlik ve gelecek konusunda aynı derecede inanca sahip olmayan yeni nesiller bulunuyor. Dün inovasyon yapanlar, bugün geleneksel görülüyor. Ve belki de tarihin en büyük ironi burada yatıyor: Bazarov’un yıkmaya çalıştığı eski düzen, zamanla kendi Pavellerini yaratmıştır. Avrupa, inşa ettiği düzeni savunurken, onu mümkün kılan o cesareti kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bazarov’un trajedisi, tüm fikirlerinin yanlış olması değildi. Onun trajedisi, kendi fikirlerinin de yanlış olabileceğini tamamen kabul edememiş olmaktı. Avrupa için de gerçek tehlike tam burada başlıyor. Çünkü bir medeniyetin çöküşü, her zaman dışarıdan bir saldırıyla başlamaz. Bazen çöküş, kendi gerçeklerini sorgulamayı bıraktığı gün başlar.
Bazarov, gerçekleri ölüm döşeğinde gördüğünde, değiştirecek çok az şeyi kalmıştı. Ancak Avrupa henüz ölüm döşeğinde değil. Ancak net bir şekilde bir duvara doğru ilerliyor.
