Nottingham yakınlarındaki Eastwood kasabasında, önemsiz görünen bir sokaktaki kırmızı tuğla evlerden birinin duvarında, Nathan Bainbridge tarafından yeni yapılmış rengarenk bir duvar resmi yer alıyor. Bu mural, İngiliz yazar D.H. Lawrence’ı tasvir ediyor. Mural, yazarın doğduğu eve bakıyor ve yanındaki müze ile birlikte D.H. Lawrence Doğum Müzesi olarak adlandırılıyor.
İngiltere’nin önde gelen edebi figürlerinden birinin hayatının başlangıcını simgeleyen bu sıradan ev, Viktorya Dönemi’nin işçi sınıfı dünyasında doğan birinin beklenen kaderini reddediyor. Lawrence’ın biyografisini yazan John Worthen, konuyu şöyle ifade ediyor:
“1885 yılında doğan Lawrence’ın evi, 13 feet genişliğinde, kirli kırmızı tuğladan yapılmış maden işçilerine ait bir dizi evin içinde yer alıyor. Bugün müze olarak daha cazip görünse de, bu evin son 130 yılda sahip olduğu görünümden daha güzel olduğu kesin.” Bu mekan bize sadece Lawrence’ın İngiliz yazarları arasındaki farkını hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda Eastwood’da, Victoria Caddesi 8a adresinde doğmuş birinin yazar olmasının tuhaflığını da ortaya koyuyor.
Bugünden bakıldığında, Lawrence’ın “kara, dumanlı, zahmetli Midlands” dediği yerin, “korkunç” bulsa da, kirliliğini kaybetmiş olduğunu söylemek mümkün. Müzede ziyaretçiler, bu evin yanında yer alan bir cottage’dan geçerek Lawrence’ın dünyaya gözlerini açtığı odaya ulaşır. Oda, meşhur Viktorya dönemine ait dekorlar ile yeniden oluşturulmuş ve geleneksel ağır ahşap mobilyalarla döşenmiştir. Ziyaretçiler, her basamakta bir Lawrence kitabının isminin yazılı olduğu merdivenlerden çıkarak bu odaya ulaşır.
Odaya girdikten sonra, ziyaretçiler için hazırlanmış kısa bir belgesel film izleme fırsatı var. Ayrıca odanın duvarlarında yerel Brinsley Sanat Grubu’na ait resimler sergileniyor. Bu resimler arasında, Pat Whitehead tarafından yapılmış, hipnotize edici gözlere sahip çılgın görünümlü bir Lawrence tasviri de var. Müzenin diğer bölümlerinde, Lawrence ile ilgili pek çok ilginç eşya sergileniyor, bunlar arasında onun göbek bağını kesen makas da bulunuyor.
Müzede, Lawrence’ın doğduğu odada, ailesinin paylaşmak zorunda olduğu yaşam alanı da ziyaretçileri karşılıyor. Her şeyin oldukça küçük ve samimi olduğu ev, tam anlamıyla Lawrence’ın edebi ruhunu hissedebileceğiniz bir yer haline geliyor. Ziyaretçiler bu yerin, sadece bir müze değil, aynı zamanda dahi bir yazarın ilk nefesini aldığı mekan olduğunu hissedebiliyorlar.
Ziyaretçiler müzeden ayrıldıklarında, Lawrence’ın Eastwood’dan çok uzakta, daha büyük bir dünya olarak kabul ettikleri başka bir yaşamı keşfettiğini umarak ayrılıyorlar. Fakat kendisinin Eastwood’daki geçmişini kolayca unutmadığı da açık. Bu müze, yazarın edebi yolculuğunun bir parçası olarak özgün bir deneyim sunuyor.
