Son yıllarda kendimizi tekrar sansürlemeye başladığımızı fark ettiniz mi? Altı yıl içinde, özellikle de son iki yılda, birçok şey değişti.
Kültürün daha korunmacı bir yöne kaydığına dair bir eğilim olduğunu hepimiz gözlemliyoruz. Bu, siyasi polarizasyon dönemlerinin ardından beklenen bir durum. 11 Eylül sonrası ve COVID-19 pandemisi sonrasında kültürel dönüşüm bu şekilde gerçekleşti.
Tarihsel olarak, insan gizliliğindeki ihlalleri, sansürün güvenliği artıracağı gerekçesiyle haklı çıkardığımız dönemler oldu. Örneğin, 11 Eylül saldırılarının ardından yürürlüğe giren PATRIOT Yasası, terörist şüphesi olan kişilerin özel hayatına müdahale edilmesine olanak tanıdı.
Bu eğilimin en endişe verici yanı, bunun yaşanıyor olması değil, çoktan gerçekleşmiş gibi görünmesidir. Trump yönetimi döneminde ülkemizin ne kadar korumacı hale geldiği açıkça ortada. Özellikle ilerici topluluklar arasında bile nefretin yoğun olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Örneğin, kampüsümüzde Turning Point USA (TPUSA) şubesinin açılması için yapılan son girişimleri hatırlayalım.
Belirgin korunmacılığın yanı sıra, radar altı kalan başka geriye gidiş türleri de var. Kampüsümüzün parçalı yapısı ve klikvari ortamı, grup düşüncesini besliyor. Bu eylemler, genellikle sorgulamayan kişiler tarafından pek fark edilmeyen korumacı düşünceyle uyumlu.
En endişe verici olan nokta ise, insanların bu durumun nasıl oluştuğunu fark etmemesi; bunun başlangıcı ise kişisel verilerimizi isteyen şirketlere teslim etmemizle başlıyor. Günümüzde popüler olan hemen hemen her uygulama, işlevselliği için verilerimizi talep ediyor. Ücretsiz indirilip kullanılan uygulamalar, kullanıcıların kişisel verilerini satarak hizmetlerini finanse ediyor.
Sonuç olarak, özgür düşünce ile iletişimimiz kopma noktasına geliyor; bazı kişiler, sosyal medya algoritmalarını üzmemek adına kendilerini sansürlemeye yöneliyor. Bu durum, ciddiyetini yitiren olaylar hakkında konuşulurken bile “unalive” gibi kelimelerin kullanılmasına neden oluyor.
Bu iletişim tarzı oldukça distopik ve duyarsızlaştırıcı. Örneğin, okul silahlı saldırıları gibi vahim olaylar hakkında bu “daha güvenli” kelimelerle konuşmak, yaşananların ağırlığını kaybettiriyor. Bazı kişiler yapıcı bir tartışma yerine, videolarından para ve popülarite kazanmayı daha çok umursuyor. Ancak, duyarsızlaştırıcı dil kullanmadan önemli konuları ele alan ve sesini milyonlara duyuran birçok insan var.
Bu tür davranışlara devam edersek, mevcut siyasi sistemin hevesle benimsediği korumacılık ve ardından gelen faşizmin yükselişini nasıl önleyebiliriz? Makalemde ele aldığım konular, korumacılığın yükselişinin sadece bir yönünü kapsıyor. Ayrıca, Amerika’da ICE, azınlık topluluklara yönelik aşırı polislik ve nefret suçları gibi sorunlarımız da devam ediyor.
Bu makaleden çıkarılacak en önemli şey, insanların kendi seslerini duyururken, sadece kendi çıkarlarını düşünmeyen şirketlere bağımlı olmamaları gerektiğini hissetmeleridir. Afişler hazırlayın, gerçek sesinizi kullanın ve dünyayla etkileşim şeklimizi sorgulayın.
