Türk ekonomisi, savaşlar, jeopolitik gerginlikler ve artan korumacılık eğilimlerinin dünya ekonomisindeki dengeleri değiştirdiği zorlu bir süreçten geçiyor. Bu bağlamda, 2027-2029 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program, yalnızca enflasyon ve büyüme hedeflerini belirleyen teknik bir belge olmanın ötesine geçerek, Türk ekonomisinin önümüzdeki üç yıl boyunca nasıl bir üretim, yatırım ve dış ticaret yapısı benimseyeceğini gösteren bir yol haritası niteliği taşıyor.
Programın detaylarına baktığımızda, üç ana tema öne çıkıyor: büyüme kaynağı, yatırımların temelleneceği iş ortamı ve yeni pazarlar ile lojistik bağlantılar aracılığıyla dış ticaretin güçlendirilmesi. Bu unsurların her biri, Türk ekonomisinin daha yüksek verimlilik, güçlü üretim kapasitesi ve düşük dışa bağımlılık üzerinde yükselebilmesi için atılan adımlarda farklı bir parçayı temsil ediyor.
Yeni Orta Vadeli Program, büyüme hedeflerinde kademeli bir artış öngörüyor. 2026’da %3,3 olarak beklenen büyümenin, 2027’de %4,2, 2028’de %4,6 ve 2029’da %5 seviyelerine ulaşması hedefleniyor. Buradaki kritik nokta, büyümenin ne kadar olacağı değil, nereden geleceğidir. Toplam yatırımların büyüme oranının, toplam tüketimi aşmış olması bu açıdan dikkat çekici. 2026’nın ilk çeyreğinde yatırımlar yıllık bazda %7’den fazla artarken, tüketim daha ılımlı bir seyir izledi.
Program, toplam verimlilikten büyümeye yaklaşık 1 puanlık bir katkı sağlamayı amaçlıyor. Yani hedef, daha fazla iş gücü ve sermaye kullanmak değil, mevcut kaynaklarla daha fazla ve daha kaliteli üretim yapmak. Bu noktada teknoloji ve özellikle yapay zeka, verimliliği artırmanın en önemli araçlarından biri olabilir.
Yatırım tarafında ise iki önemli konu öne çıkıyor: iş ortamının basitleştirilmesi ve Türkiye’nin küresel finans sistemi ile daha uyumlu hale getirilmesi. Program, idari yüklerin azaltılması, mevzuatın basitleştirilmesi, kamu hizmetlerinin dijitalleştirilmesi ve yatırım süreçlerinde öngörülebilirliğin artırılmasını öncelikli hedef olarak belirliyor. Üretim ve tarımsal faaliyetler için kurumsal vergilerde %12,5 oranında bir indirim ve İstanbul Finans Merkezi’nde (IFC) transit ticaret ve yabancı alım-satım faaliyetleri için şirket vergisinden muafiyet sağlamak, yatırım çekme stratejisinin vergi ayağını oluşturuyor.
Türkiye’nin dış ticaretinde, artan jeopolitik riskler, zayıflayan dış talep ve korumacılığın güçlenmesi gibi yeni koşullar, ihracat performansını vurguluyor. Yıllık mal ihracatı 280 milyar dolara ulaşırken, orta ve yüksek teknoloji ürünlerinin toplam ihracattaki payı %44,1’e çıktı. Bu durum, ihracatın yalnızca hacim olarak değil, teknoloji ve katma değer kompozisyonu olarak da dönüşmeye başladığını gösteriyor.
Sonuç olarak, Türkiye’nin büyümesini sürdürme ve enflasyonu azaltma potansiyeli bulunuyor. Önümüzdeki süreçte, şimdiye kadar elde edilen kazanımların kalıcı hale getirilmesi gerçek test olacaktır. Savaştan sonra ve seçim döneminde oluşturulan ekonomik temel, önümüzdeki üç yıl içinde daha yüksek üretim kapasitesi, verimlilik, yatırımlar ve dışa bağımlılığın azaltılmasıyla şekillenebilecek mi? Bu, Orta Vadeli Programın başarısını belirleyecek ana faktör olacak.
