Sinema ile olan ilişkimizi derinden etkileyen film izleme alışkanlıklarımız, neden film izlediğimiz sorusunu gündeme getiriyor. Hikayelere kendimizi kaptırmak, yaşamın acı gerçeklerinden kaçış ve kısa süreli bir rahatlama arayışı… Herkesin farklı nedenleri var; bazen bir film izleyerek yaşamdan uzaklaşmak, bazen de hayatı anlamlandırmaya çalışmak için ekranın önüne geçiyoruz. En kötü filmler bile hayat ve insan doğası hakkında ipuçları verebilir. Belki de gördüğümüz bu ipuçlarının bir kısmı içimizden geliyor. Filmi, kendimizi bulmak ya da kaybolduğumuz yerden çıkış yolu aramak için bir harita gibi izliyoruz.
Bugün, eski filmleri bile modern gözlerle izliyoruz. Bir film 50 ya da 100 yıl önce yapılmış olsun, dijital bir platformda yayımlandığı anda, modern izleme alışkanlıklarının şekillendirdiği bir dünyaya adım atıyor. Ancak bu filmlerin ilk yapıldıkları dönemde sinema ile izleyicisi arasındaki ilişki çok farklıydı.
Örneğin, Charlie Chaplin’in 1931 yapımı “Şehir Işıkları” klasikleri arasında yer alıyor. Film yayımlandığında, sesli filmler sinemalarda hâkim olmaya başlamıştı; ancak Chaplin, sessiz sinemanın diline dayanan bir film yapmayı tercih etti. O dönemde sinemaya gitmek, sıradan bir günlük aktiviteden daha fazlasıydı. İzleyiciler, karanlık bir salonda birlikte oturup Chaplin’in ifadelerine, hareketlerine ve en küçük jestlerine odaklanıyorlardı. Aynı anda birlikte gülüyor ve üzülüyorlardı. Kör çiçekçinin, önündeki adamın kendisine yardım eden kişi olduğunu anladığı o ünlü son sahne, izleyicinin tam dikkatini gerektiren bir anı mükemmel bir şekilde yansıtıyor.
Bugün, aynı sahneyi telefon ekranında izliyoruz; bildirimler etrafımızı sarıyor veya sahneyi birkaç kez duraklatıyoruz. Film değişmedi, ama izleyici büyük bir dönüşüm yaşadı. Zamanımız, dikkatimizi verme şeklimiz ve sinema ile olan ilişkimizde büyük değişiklikler söz konusu.
On yıllar geçti, sinema gelişti, hikâye anlatma olanakları genişledi ama izleyiciler hâlâ bir filmin ritmine teslim olmaktan vazgeçmedi. Stanley Kubrick’in 1968 yapımı “2001: Uzay Yolu Macerası” için de aynı şeyi söylemek mümkün. Uzun sessizlikleri ve yavaş temposu ile film bugün bile sabır talep ediyor. Ancak yayımlandığında 70 mm gösterimleri bazı sinemalarda bir yıla yakın sürdü; bu da izleyicilerin Kubrick’in zaman anlayışına teslim olma isteklerini gösteriyor.
1972 yılında vizyona giren Francis Ford Coppola’nın “Baba” filmi de benzer bir şekilde izleyicilerin kalbini kazanmıştı. Yaklaşık üç saatlik süresine rağmen büyük kitleler tarafından ilgiyle izlendi ve 1972’nin en çok gişe hasılatı yapan filmi oldu. İzleyiciler, Corleone ailesinin dünyasına girmek için saatler harcamaya razıydı. Uzun diyaloglara, yavaş gelişen gerilimlere ve sessizliklere kendilerine zaman tanıyordu.
Bugün, “Baba” aynı uzunlukta kalmaya ve aynı hızla ilerlemeye devam ediyor. Ancak onu izleyen gözler artık farklı. Steven Spielberg’ün 1975 yapımı “Diğer Kıyı” da aynı şekilde önemli bir bakış açısı sunuyor. Yayınlandığında, ABD gişelerinde 14 hafta boyunca zirvede kalarak 100 milyon doları aşan ilk film oldu. İnsanlar, korkuyu birlikte yaşamak için sinemalara akın ettiler. Hatta köpekbalığını görme heyecanı deneyimin bir parçasıydı.
“Baba”, “2001: Uzay Yolu Macerası” ve “Diğer Kıyı” filmleri değişmedi. Uzun çekimleri, sessizlikleri ve ritimleri hâlâ orada. Ancak, önlerindeki izleyici artık farklı bir profil çiziyor. Bir zamanlar sinemaya gitmek, filmin zaman algısına girmeyi gerektiriyordu. Bugün ise film, izleyicinin zamanına uyum sağlamak zorunda kalıyor.
İkonik klasiklerin yarıda bırakılması artık mümkün. Film izlerken telefonlarımızla gezinmek, birden fazla alternatifin bir tıklama ile ulaşılabilir olmasıyla giderek zorlaşıyor. Ancak belki de sorun, filmlerin daha az çekici hale gelmesi değil; işin aslı belki de bizim daha hızlı hale gelmemiz.
Tabii ki, bu dönüşümün tek bir yanıtı yok. Bu, kamera hareketleri, kurgulama veya senaryo yazımının çok ötesinde, dijital çağın bizim zaman algımıza yaptığı değişimle alakalı.
Zaman tecrübemiz tamamen değişti. Artık sadece filmleri farklı şekilde izlemiyoruz; haberleri, müzikleri, ilişkileri ve kendimizi deneyimleme şeklimiz de farklılaştı. Her şey daha hızlı oluyor. Sinema bu dönüşümün sadece bir parçası.
Bir dönemde sinemaya gitmek, özel bir etkinlik gibi hissedilirdi. Gösterimin başlamasını beklemek bile keyifliydi. Koltuklara oturduğumuzda ve ışıklar söndüğünde, filmin dünyasına adım atar ve onun temposuna uyum sağlardık. İzleyici daha sabırlıydı. Bir film, ilk 10 dakikasında büyük bir olay olmadan geçirebilir, bir karakter uzun süre sessiz kalabilir, bir kamera sadece bir yüze odaklanabilirdi. Film duraklatma tuşu yoktu ve sonsuz alternatifler için bir tık uzakta bekleyen liste yoktu.
Filmi sevmesek bile genellikle onunla kalırdık. Bugün ise durum neredeyse tersine döndü. Bir film, dikkatimizi çekmelidir. Eğer bunu başaramazsa hemen başka bir seçeneğe geçiyoruz.
İzleyicilerin çoğu sadece sürüklenmek istiyor; belki de hipnotize edilmek. Düşünmeyi bir süreliğine bırakmak. Akıntıya kapılmak.
Dijital platformlar, sinemayı evlerimize getirirken modern yaşamın parçalı ritmini de beraberinde getirdi. Telefonlarımız sürekli çalıyor. Bildirimler çıkıyor. Film izlerken kontrol ediyoruz. Film duraklatıyoruz, geri dönüyoruz ve tekrar duraklatıyoruz. Bazı kişiler filmleri normalden 1.5 veya 2 kat hızlı izliyor.
Film izlemek ne anlama geliyor sorusu da değişti. Kesintiler normalleşti. Peki, sürekli kesilen bir hikaye ne tür bir izlenim bırakır? Kesintisiz bir hikaye, aklımızda, içsel hayatımızda ve anılarımızda ne tür izler bırakır?
Platformlar, yalnızca filmlere ve dizilere erişim sağlamakla kalmaz, aynı zamanda onları izleme şeklimizi de şekillendirir. Bir sonraki bölüm otomatik olarak başlar. Ekranda öneriler belirir. Bir hikaye daha sona ermeden, diğeri bizi beklemektedir.
Tüm bunlar, geriye adım atmamızı zorlaştırıyor. Son dönem deneysel çalışmalar, otomatik oynatma gibi özellikler kapatıldığında, izleme süresinin önemli ölçüde düştüğünü gösteriyor. Yani bazen bir sonraki hikayeyi gerçekten kendimiz seçmiyoruz; bir içerikten diğerine sürüklendiğimizin farkında olmuyoruz.
Bu da belki de “içerik” kelimesinin birçok gerçek film tutkununu rahatsız etmesinin sebebi.
Filmler, diziler, belgeseller ve kısa filmler artık tek bir kelime altında toplanıyor: içerik. Küçük bir dil değişikliği gibi görünse de, düşünce biçimimizde çok daha büyük bir dönüşümün yansımasını sunuyor.
“İçerik” kelimesi, biçim ve estetikteki farklılıkları yok ediyor. İki saatlik bir Tarkovsky filmi, 30 saniyelik bir video ile aynı ekranda yan yana gelebiliyor. Algoritmalar, bunları esasen aynı sistemle sunarken, zamanla zihinlerimiz de her iki içerikten de aynı hız ve anlık tatmin beklentisi geliştirmeye başlıyor.
Sonuç olarak, düşünmeyi, sabrı ve zamanı gerektiren sanatın unsurları neredeyse dayanılmaz hale gelebilir.
Oysa sinema sadece hikaye anlatmakla ilgili değildir.
Sinema aynı zamanda beklemek, sessiz kalmak ve kendimizle yüzleşmekle de ilgilidir.
Bir yüze, manzaraya veya boş bir alana uzun süre bakabilmekle alakalıdır. Yüzeyde hiçbir şey olmadığında derin insani duygular bulmayı öğrenmemizle ilgilidir.
Abbas Kiarostami’nin uzun yolları, Nuri Bilge Ceylan’ın rüzgarı dinleyen karakterleri veya Mükemmel Günler’in tekrarlayan sabahları, sinemanın sadece olaylarla değil, zamanla da ilgilendiğini hatırlatır.
Bazı filmler, dikkatimizden daha fazlasını ister. Sabır isterler.
Ancak günümüzde sabır, pek az estetik bir erdem olarak kabul ediliyor. Hızla tüketen izleyici için, bu kaybedilmiş bir zaman gibi hissedilebilir.
Fakat sinema bununla sınırlı mı?
Bir filmin, onunla birlikte olmanın alacağı zaman çıkarıldığında hâlâ aynı deneyim olacağını söyleyebilir miyiz?
Elbette, tüm bunları dijital platformların üzerine yıkmak adil değil. Aynı zamanda bize olağanüstü bir erişim sağladılar. Bugün, İran ve Japon filmleri, bağımsız belgeseller ve eski klasiklere birkaç dakika içinde erişim sağlayabiliyoruz. Festivalde izlenebilen filmler artık milyonlarca insana ulaşabiliyor.
Bir filme erişim sağlayabilmek, onunla gerçekten karşılaşmak veya deneyimlemek anlamına gelmiyor.
Belki de dijital çağın en büyük yanılsaması şudur: Daha çok bakıyoruz, ama daha az görüyoruz.
Belki de hiç olmadığı kadar çok film ve dizi izliyoruz ama bunlardan sadece birkaç tanesi aklımızda kalıyor. Sürekli olarak dikkatimizin bir sonraki şeye hazırlanması için bir dünyadayız. Algoritmalar sadece filmleri tavsiye etmekle kalmaz, bizi hareket etmeye de eğitiyor.
Bir bölüm sona eriyor ve diğeri başlıyor. Kredi sahneleri atlanıyor. Yeni bir öneri beliriyor. Durdurmak, düşünmek ve yaşadığımızı içselleştirmek için giderek daha az yer kalıyor.
Yine de iyi sinema, hız ve sabırsızlık içinde bir direnç alanı yaratmaya devam ediyor.
Bazen bu, uzun bir çekimdir. Bazen sessiz bir yüz. Bazen ise, dramatik bir şeyin olmadığı birkaç dakika.
Bu anlar, bizi yavaşlatmaya davet ediyor.
Belki de bu yüzden iyi filmler hâlâ önem taşıyor.
Onlar, sadece başka hayatları göstermekle kalmayıp, kendi hayatımızı ve muhtemelen yaşadığımız hızın farkına varmamızı sağlıyor.
