Suudi Arabistan, Husilerin Bab el-Mandeb Boğazı yakınındaki konumlarını güçlendirmesiyle birlikte harekete geçti. Bu boğaz, Yemen ile Cibuti ve Eritre’yi ayırıyor ve Kızıldeniz’i Bab el-Mandeb aracılığıyla Aden Körfezi’ne bağlıyor.
Husiler, 8 Eylül’de Saudi Arabistan’ın Abha, Cizan, Najran ve Khamis Müşayit şehirlerine yönelik en büyük saldırılarından birini gerçekleştirerek çok sayıda insansız hava aracı ve balistik füze fırlattı. Saldırıda hedeflerden biri askeri bir hava üssü ve enerji altyapısı oldu. Reuters’a göre, bu saldırıda 73 kişi yaralandı. Suudi güçler, bu olayın ardından Yemen’deki Husi pozisyonlarına yönelik hava saldırılarını artırdı.
Artan gerilim, 7 Ağustos’ta imzalanan Mekkâ Ortak Savunma Anlaşması’nı da test ediyor. Bu anlaşma, Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan’a yönelik bir silahlı saldırının “hepsinin saldırı olarak kabul edileceğini” belirtiyor. Ancak ne Ankara ne de İslamabad doğrudan askeri eylem başlatma kararı aldı.
Husiler ayrıca Moça’yı ele geçirerek Bab el-Mandeb çevresindeki konumlarını güçlendirdi. Bu durum, dünya petrol üretiminin yaklaşık yüzde 7’sinin geçtiği ve Süveyş Kanalı’na giden bir rota için tehdit oluşturuyor. Devam eden bir kesinti, daha fazla geminin Güney Afrika’daki İyi Harita sırtı etrafında dolaşmasına yol açarak taşıma maliyetlerini artıracak ve petrol üreticilerinin Hürmüz Boğazı’ndaki kesintilerle karşı karşıya kalmasına neden olacaktır.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Mohammed bin Salman, karşılaştığı askeri ve deniz tehdidi nedeniyle daha fazla ABD katılımı talep etmeye başladı. Kriz tırmandıkça bin Salman’ın, eski Başkan Donald Trump ile birkaç kez görüştüğü ve ABD Merkez Komutanlığı’nın şefi Amiral Brad Cooper’ın Suudi Arabistan’a koordinasyon görüşmeleri yapmak için gittiği bildirildi. Washington, doğrudan askeri eylemde bulunmaktan uzak kalsa da, Riyad’a istihbarat ve hedefleme desteği sunuyor.
Bu durum, Suudi Arabistan’ın daha önce Washington’a sıklıkla başvurduğu 1990’daki Körfez krizi ve 2019’daki petrol tesislerine yönelik saldırılar gibi bir noktada ortaya çıkıyor. Mevcut Husi tırmanışı, bu tür büyük güvenlik olaylarının en az üçüncüsü olarak kaydediliyor. Suudi Arabistan’ın Washington’a bağımlılığı, 600 milyar dolar tutarında yatırım taahhütleri ve Trump’ın Mayıs 2025’te yaptığı ziyaret sırasında duyurulan 142 milyar dolarlık savunma alımları ile destekleniyor.
Diğer yandan, Suudi Arabistan’ın uzun süredir Washington’a olan bağımlılığı, Türkiye ve Pakistan ile çok daha yeni olan savunma ortaklığı ile çelişiyor. Pakistan hükümeti, 10 Eylül’de anlaşma gereği herhangi bir askeri müdahale düşünülmediğini açıkladı. Türk hükümeti ise Husi saldırılarını “şiddetle kınadığını” belirterek Suudi Arabistan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdi, ancak askeri katılımda bulunmaktan uzak durdu.
Şu ana kadar anlaşma, sadece siyasi destek sağladı; doğrudan askeri destek sunmadı. Pakistan, uygulamanın “erken aşamada” olduğunu belirtirken, kamuya açıklanan anlaşmanın Suudi Arabistan’ın Washington ile olan ilişkileri ile kıyaslandığında mali veya savunma taahhütlerini içermediği düşünülüyor.
Husiler, ABD için de daha geniş bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. İran’la olan savaşının sürmesi ve Husi finansal ve silah ağlarının Afrika’ya kadar uzanması, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Husi güçlerinin, petrol satışları, vergiler, liman gelirleri, havale transferleri, kripto para ve yabancı aracılarla desteklenen bir ağ oluşturduğu belirtiliyor. Birleşmiş Milletler Uzmanlar Paneli, Somali’nin Husi kontrolündeki Yemen’e giden silahlar için bir geçiş noktası olarak kullanıldığını ve Al-Shabaab ile bağlantılar bulunduğunu bildirdi.
