İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki bir hava üssüne düzenlediği hava saldırısının ardından Türkiye ve İsrail’in askeri faaliyetlerini düzenleyen gayri resmi güvenlik anlaşmalarının büyük ölçüde çöktüğü bildirildi. Bu durum, bölgedeki artan rekabetin merkezi haline gelme endişelerini artırıyor.
i24NEWS’te bir programda konuşan Suriye analisti Charles Lister, son İsrail hava saldırılarının, Azerbaycan’daki görüşmelerle ulaşıldığı bildirilen anlaşmaları zora soktuğunu belirtti. Bu anlaşmalar, ayrı operasyon bölgelerini ve kazara bir çatışmayı önlemek için bir doğrudan telefon hattını içeriyordu.
İsrail, Türkiye’nin Abu al-Duhur’da, Türk sınırından yaklaşık 40 mil uzakta hava savunma sistemleri kurmaya hazırlandığını öne sürdü. Ankara ise bu iddiaları yalanladı. Saldırının ardından İsrail Başbakanı Netanyahu ile Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında sert bir polemik yaşandı; her iki lider de diğer ülkenin eylemlerini bölgesel güvenlik için bir tehdit olarak nitelendirdi.
Lister, anlaşmaların birkaç hafta önce fiilen sona erdiğini ifade etti. Ancak, ABD ve diğer tarafların bu anlaşmaları yeniden sağlama konusunda istekli göründüğünü de sözlerine ekledi.
Lister, daha önceki müzakerelerin, Beşar Esad hükümetinin çöküşünün ardından İsrail ve Türkiye’nin çıkarlarını korumak amacıyla yapıldığını vurguladı. Dört yıl boyunca Suriye’nin siyasi durumundaki belirsizlikten yararlanarak Türkiye, etkisini artırmayı hedeflerken, İsrail ise askeri hareketliliğinin özgürlüğünü korumaya çalışıyordu.
Amerikan anlayışına göre, bölgeyi bölen hattın merkezi Suriye’de, T4 hava üssü ve diğer tesislerin yakınından geçtiği belirtilmişti. Buna karşın, Abu al-Duhur üzerindeki saldırının bu alanın oldukça kuzeyinde gerçekleşmesi, ABD’li yetkilileri şaşırttı ve İsrail’in sınırı Türkiye’ye yaklaştırmaya çalıştığı izlenimini yarattı.
Lister, yenilenen bir anlaşma olmadan çatışma olasılığının artabileceği konusunda uyarıda bulundu. Her iki taraf da doğrudan bir çatışma istemese de, durumun gerginleşebileceğini belirtti.
Sonuçta, Lister, “Herhangi bir tür çatışmayı önlemek için diplomatik katılım şarttır” dedi. Türkiye’nin hareketlerinin esas olarak Osmanlı tarzı bir etki alanı oluşturma hırsına dayandığı iddialarını reddeden Lister, Ankara’nın coğrafyasından ve Suriye’deki silahlı gruplarla olan uzun vadeli ilişkilerinden yararlanan bir bölgesel güç olduğunu öne sürdü.
Türkiye’nin Suriye’nin yeniden imarında daha zengin Körfez devletleriyle rekabet etmekte zorlandığını, ancak Suriye Ulusal Ordusu ile olan bağlantıları sayesinde savunma sektöründe bir fırsat bulduğunu ifade etti.
Ancak, Lister, Türkiye’nin Suriye’yi kontrol etmek istemediğini veya İsrail’e karşı saldırılar için bir platform olarak kullanmayı arzulamadığını belirterek, Ankara’nın etkisini artırmayı ve Şam’a, İslam Devleti gibi tehditlerle karşı mücadele etmesi için kapasite inşa etmesine yardımcı olmayı amaçladığını vurguladı.
Suriye’nin geçiş otoriteleri, yıllarca süren iç savaş ve otoriter yönetim sonrasında zor bir konumda kalmış durumda. Lister, hükümetin kamu sektörü maaşları gibi temel yükümlülüklerini yerine getirecek kaynaklardan yoksun olduğunu ve bu nedenle geniş bir uluslararası ortak havuzundan yardım almayı kabul etmeye istekli olduğunu ifade etti.
Şam’ın, rekabet eden bölgesel ilişkileri dengelemeye çalışırken aynı zamanda İsrail ile bir güvenlik anlaşması konusunda istekli olduğunu belirtti. Ancak, Lister, Netanyahu hükümetinin aylardır süren ABD aracılığıyla yapılan müzakerelere rağmen bir anlaşmaya direndiğini ileri sürdü.
Süregelen İsrail askeri operasyonlarının, Şam’ı Ankara’ya daha da yaklaştırabileceğine dikkat çeken Lister, Suriye liderlerinin Türkiye’ye bağımlı konumda görünmek istemediği hususunu da vurguladı.
“İsrail’in bu yeni Suriye’ye karşı uyguladığı politika ve davranışlar, kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi,” diyen Lister, sürdürülen müdahalelerin ve saldırıların, İsrail’in önlemeye çalıştığı güvenlik tehdidini yaratma riski taşıdığını ifade etti.
Mülakat ayrıca, Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’nin devlet kurumlarına entegrasyonunu da ele aldı. Lister, bu süreci önemli bir gelişme olarak nitelendirerek, SDF’nin daha geniş bir otonom bölgeyi kontrol edemeyeceğini kabul etmesinin ardından askeri ve güvenlik entegrasyonunun tamamlandığını belirtti.
Bu anlaşma, Suriye Kürtleri için vatandaşlık ve Kürt dilinin resmi tanınması gibi önemli kazanımlar sağlamıştı. Ancak, Druze nüfusunun yoğun olduğu Sweida vilayetinde koşullar hâlâ oldukça belirsiz. Lister, Druze ruhani lideri Hikmet al-Hijri’nin Şam’la müzakere etme konusundaki direnç göstermesinin, yerel bir yerleşim sağlamayı engellediğini ve iç karışıklıkları artırdığını belirtti.
Sonuç olarak, Lister, Suriye’nin düşmanca rekabet alanı değil, bölgesel işbirliği fırsatı olarak görülmesi gerektiğini söyledi. İsrail ve Türkiye operasyonlarını ayıran bir mekanizmanın yeniden sağlanmasının önemli bir ilk adım olacağını belirtti. “Bu anlaşmaların yeniden tesis edilmesi için hiçbir neden olmamalı,” diye ekledi.
