Ekonomik ve askeri alanda önemli gelişmelerin yaşandığı Ekim ayı, Türkiye için bir dizi önemli adımla doluydu. Türkiye’nin Avrupa ile savunma ilişkilerinin ilerlemesi, Libya’daki gelişmeler, Mekke anlaşması, Badr akdi ve ulusal navigasyon girişimleri, Türkiye merkezli yeni bir güç yapısının pekişmesine katkı sağlıyor.
Tüm bu adımların aynı çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Türkiye, partnerleriyle yeni bir güvenlik yapısı oluştururken, bunu desteklemek için gereken teknolojik uzmanlık, üretim kapasitesi ve iş birliği fırsatlarını da geliştiriyor. Türkiye’nin savunma sanayisinde küresel lider olma hedefi, bu daha geniş bağlamda daha da önem kazanıyor.
Bugün geldiğimiz noktayı doğru değerlendirmek için, Avrupa ve Amerika’nın Türkiye üzerindeki ambargolarını unutmamalıyız. Günümüze kadar devam eden bu kısıtlamalar, ülkemizin kendi yeteneklerini geliştirmeye ve çeşitli ortaklıklar arayışına yönelmesine neden oldu. Böylece, Türkiye’nin karşılaştığı engeller, savunma sanayisindeki gelişmelerin ana motivasyonu haline geldi.
Ancak, bugün önümüzdeki tablo değişiyor. 3 Ekim’de Fransa ile imzalanan savunma iş birliği haritası, Kanada’nın iş birliğiyle ilgili mesajları ve Birleşik Krallık’ın Eurofighter uçaklarının erken teslimine yönelik iş birliği yaklaşımı, bu değişimi net bir şekilde gösteriyor.
Paris’in Türkiye ile uyum sağlamayı kendi çıkarları için gerekli görmesi, ülkemizin artan gücünün Avrupa tercihlerini etkilemeye başladığını gösteriyor. Türkiye de ihtiyacını karşılarken ambargolarla mücadele etmek için alternatiflerini genişletiyor.
Libya’dan Endonezya’ya uzanan eksen
Libya Temsilciler Meclisi’nin 20 Ekim’de Türkiye ile 2019 tarihli deniz yetki alanlarının belirlenmesine dair anlaşmayı onaylaması, bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu durumu iki önemli noktayla vurgulamak istiyorum. Libya Temsilciler Meclisi, Hem Haftar’ı hem de Ulusal Akit Devleti Hükümeti’ni temsil eden üyeleri içeriyor. Dahası, onay oy birliğiyle geçti. Bu durum, anlaşmanın Libya tarafından benimsenmiş olduğunu gösteriyor.
Bu şekilde, iki ülke arasındaki ilişkiler daha sağlam bir zemin kazanırken, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ile Ege Denizi’ndeki etki ve çıkar alanı da genişliyor. İlgili anlaşma, Yunanistan’ın haksız ve hukuksuz güney genişlemesine karşı stratejik bir engel niteliği taşıyor.
Mekke anlaşmasının 7 Ağustos’ta imzalanmasının ardından bölgede önemli gelişmeler yaşandı. Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’ın askeri kabiliyetini güçlendirmek amacıyla yaptığı destekler sonrası, Husilerin Yemen merkezi hükümeti karşısında geri çekilmeye başladığı görülüyor.
Mısır Dışişleri Bakanı aracılığıyla, ittifaka katılma talebinde bulunduğunu açıklaması ve İran Cumhurbaşkanı Masoud Pezeshkian’ın anlaşmaya katılma isteği, emerging güç dengesinin bölgedeki ülkeler tarafından nasıl karşılandığını gösteriyor.
21 Ekim 2026’da Doha’da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya tarafından imzalanan Badr anlaşması, bu sürecin savunma sanayi bileşenini daha da güçlendiriyor. Endonezya’nın ortaklar arasında yer alması, stratejik yaklaşımın Asya’yı hedeflediğini gösteriyor.
Törende Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) Başkanı Haluk Görgün de yer aldı. Türkiye adına Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından imzalanan tarihi anlaşma, pek çok iş birliği alanını bir araya getiriyor. Ortak üretim ve tedarikin yanı sıra teknoloji transferi, araştırma ve geliştirme, eğitim ve ortak faaliyetleri de kapsıyor.
Teknoloji ve sermaye birleşimi
Bu anlaşma, sıradan bir ortaklıktan öte bir anlam taşıyor. Türkiye’nin birikmiş teknoloji ve üretim deneyimini küresel bir savunma gücüne dönüştürmek, finansman, nitelikli insan kaynakları, üretim kapasitesi ve piyasa fırsatlarının entegrasyonuna bağlı. Katar sermayesinin, Pakistan ve Endonezya’nın jeopolitik avantajları ile Türkiye tarafından geliştirilen teknolojilerle bir araya gelmesi, çok daha geniş bir kapasite yaratma potansiyeline sahip. Mekke anlaşmasının Meclis’e sunulan metninde yer alan ortak savunma sanayi çabalarına ilişkin hükümler, bu vizyonu daha da destekliyor.
Bu ortaklık, önümüzdeki yıllarda uçak ve motorlardan balistik füzeler, insansız hava araçları (İHA) ve silahlı İHA’lar ile uzay teknolojilerine kadar birçok alanda yeni projelerin önünü açabilir. Avrupa’nın Eurofighter ve Tornado programlarındaki gibi, ülkeler ortak bir uçak, bir füze ailesi veya uzay modülleri geliştirmek için kapasitelerini birleştirebilir. Bunu başarmak için, gelecekte ihtiyaç duyulacak yeteneklerin bugün belirlenmesi ve araştırma-geliştirme çabalarının bu hedeflere göre şekillendirilmesi gerekiyor. Tasarımdan üretime ve tedarike kadar birlikte çalışarak, ülkeler maliyetleri ve sorumlulukları paylaşabilirken, teknolojik deneyimlerini de ortaklaşa artırabilirler.
Selçuk Bayraktar tarafından kurulan Fergani Uzay Teknolojileri’nin altıncı uyduyu fırlatması, bu süreçte önemli bir kilometre taşıdır. Yaklaşık 160 kilogram (350 pound) ağırlığındaki uydu, yerli ve milli mühendislik kabiliyetleri kullanılarak geliştirilmiş ve 20 Ekim’de ABD’den fırlatılmıştır. Navigasyon ve iletişim yeteneklerine sahip bu uydu, ulusal bir navigasyon sistemine ulaşma hedefimize bir adım daha yaklaşmamızı sağlarken, beş yıl içerisinde 200’den fazla uydudan oluşması hedeflenen Uluğ Bey Uydu Sistemi’nin de tamamlanması planlanıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri ile savunma sanayi arasındaki uyumlu iş birliğine dayanan “Türk modeli”, aynı zamanda partnerlerimizin ülkemize olan güvenini artırıyor. Akdeniz’den Asya’ya ve uzaya uzanan bu girişimdeki gelişmeleri büyük bir ilgiyle takip edeceğiz.
