Psikolojik sorunlar söz konusu olduğunda akla gelen ilk şeyler genellikle beyin kimyasını incelemek ve nörolojik muayeneler olmaktadır. Ancak düşüncelerimizin duygularımızı, dolayısıyla da beyin kimyamızı etkilediği yadsınamaz. Bazen bu sıralama farklı işleyebilir. Bu nedenle psikolojik sorunlar denildiğinde akla gelen ilk birim genellikle psikiyatri bölümü olmaktadır.
Meslek hayatımın ilk yıllarında, psikiyatrik muayenelerin terapötik danışmanlıkların önünde tercih edildiğine sıkça rastladım. Bunun nedeni, toplumda psikolojik zorluk yaşayan birinin beyinle ilgili bir sorunu olduğuna dair güçlü bir inancın olmasıdır.
Tabi ki kaygı bozuklukları veya ruh hali bozuklukları gibi psikolojik sorunlar, beyin kimyasasına odaklanarak tıbbi olarak açıklanabilir ve ele alınabilir. Bu nedenle psikiyatri dalı varlığını sürdürmekte ve günümüzde ruh sağlığına önemli katkılarda bulunmaktadır. Ancak modern psikoloji, psikolojik sorunlara yaklaşmanın başka yollarını da göstermektedir.
Beden bazen duygularımızı kelimelere dökmeden önce, o duyguları ifade eder. İş yerinde kötü bir gün geçirdikten sonra, aniden baş ağrısı, kabızlık veya şişkinlik yaşadınız mı? Ya da eşinizle tartıştıktan sonra nedeni belirsiz bir mide ağrısı hissettiniz mi? Eğer kronik bir rahatsızlığınız varsa, belki de tedavi bulmak için doktor doktor gezdiniz.
Pek çok kişi, 3 yaşına kadar olan hayatını hatırlamaz; ancak psikoloji, rahimden itibaren yaşananların ileriki yıllarda inşa edilecek yaşamın temellerini oluşturduğunu söyler. Bu nasıl mümkün olabilir? Erken gelişim aşamaları, özellikle 0-3 yaş arası, hafıza ile ilgili hipokampusun tam olarak gelişmediği bir dönemdir. Bu nedenle, bu yaş aralığında yaşadığımız deneyimler günümüzde anı olarak depolanmamış olabilir.
Ancak, gelişmemiş bir hipokampus yaşadığımız şeylerin kaybolduğu anlamına gelmez. O dönemdeki hisleri hatırlamamızı sağlayan kas hafızamız veya beden hafızamız devreye girmektedir.
Ruh sağlığı, yalnızca beynin ürettiği bir durum değildir. Zihin, beden ve hayata verdiğimiz anlamlar arasındaki sürekli etkileşimin bir ürünüdür. Bu etkileşimi artırmanın en etkili yolu, gün boyunca beden taraması yapmaktır. Beden taraması, duygu ve hissiyat kontrolü yapmak anlamına gelir.
Bu bağlamda kendinize yöneltmeniz gereken sorular: “Bu an içinde ne hissediyorum?”, “Bu duyguyu bedenimde nerede hissediyorum?”, “Bedenimdeki hisler nasıl?” gibi sorular olmalıdır. Dünyaca ünlü psikiyatrist Bessel A. van der Kolk, ‘Gözlemleyin’ ve ‘Sonrasında ne oluyor?’ ifadelerinin terapide en önemli iki cümle olduğunu belirtmektedir. Bedene merakla yaklaşmaya başladığınızda, her şeyin değiştiğini ifade eden van der Kolk, ‘Beden bunu kaydeder’ kitabında bu konuyu ele almaktadır.
Beden, bazen zor duygularla karşılaştığımızda hızlı hareket etme eğilimindedir. Sürekli hareket halinde olmak bedenin düzenlenmeye ihtiyaç duyduğunu gösteren başka bir işaret olabilir. Eğer yürümek zorundaysanız, çok yavaş yürümeyi deneyebilirsiniz. Pişirmeniz gerekiyorsa, yavaş bir tempoyla yapın. Bedeniniz yavaşladıkça daha fazla hissetmeye başlayacaksınız. Bu süreç, bağlantıyı artıran mindfulness egzersizlerini (farkındalık egzersizleri) gündeme getirir.
Farkındalık egzersizleri, ‘5 duygu egzersizleri’, nefes egzersizleri ve farkındalık yürüyüşleri gibi aktiviteler, zihin, beden ve beyin bağlantısını güçlendirir ve travmatik yaşam olaylarının beden üzerindeki izlerini takip edip düzenlemenize yardımcı olur. Unutmayın, yaşadıklarımız aklımızdan geçmekle kalmaz; aynı zamanda bedenlerimizin sessiz hafızasında da yer bulur.
