Suriye, bu yıl 61. Venedik Bienali’nde yer alarak, sadece dünyanın en önemli sanatsal platformlarından birine geri dönüş yapmadı. Aynı zamanda, Suriye’nin küresel kültür anlatısındaki yerini yeniden talep etme çabası olarak da değerlendirildi. Suriye, artık savaş ve yıkımın ötesinde, binlerce yıl boyunca medeniyetin ve insan alışverişinin anlamını şekillendiren bir yer olarak kendini sunmak istiyor.
Bu nedenle, Suriye ulusal pavyonu için Palmyra’nın tema olarak seçilmesi sadece estetik veya arkeolojik bir tercihten ibaret değildi. Suriyeli sanatçı Sara Shamma’nın sunduğu “Palmyra’nın Kule Mezarı” başlıklı proje, M.S. 1. ve 3. yüzyıllar arasında inşa edilen Palmyra’nın cenaze kulelerini yeniden yorumluyor. Bu proje, resim, mimari, ışık, ses ve koku ile birleşen çağdaş bir alan içinde bu kulelerin altında yatan konsepti yeniden inşa ediyor.
Bienale göre, bu kuleler yalnızca çöl içinde yükselen mezar yapıları değildi. Ölüleri yaşayanlara yakın tutan, nesiller arasında bir bağ oluşturan ve hafızayı ortak bir insan alanı haline getiren bir mimari biçimi temsil ediyorlardı.
Burada, Suriye’nin katılımının daha derin bir anlamı başlıyor. Palmyra’nın cenaze kuleleri, antik kentin en belirgin mimari özelliklerinden biriydi. Suriye savaşında bu mimari miras tahribata ve yağmaya uğradı. Palmyra’nın kalıntıları, ülkeden dışarıya dağıldı. Venedik’te bir Palmyra kulesi inşa etmek, bu nedenle, eski bir anıtı tam olarak yeniden üretme girişimi değil, kaybolmaya yüz tutmuş bir şeyin sembolik olarak yeniden talep edilmesidir.
Shamma’nın projesinin temel bir yönü, taşları yeniden inşa etmekten ziyade anlamı yeniden inşa etmesidir. Ziyaretçiler, antik kuleyi anımsatan bir yapıya girdiğinde, kendilerini günümüzün boyalı suratları ile karşı karşıya buluyor. Sanatçı, Palmyrene cenaze portrelerinden esinlenerek ziyaretçileri dairesel katmanlarla çevreleyen büyük tabloların bulunduğunu belirtmiştir. Çağdaş figürler, geçmiş ve şimdi arasındaki mesafeyi eritmeyi amaçlayarak izleyiciye doğrudan bakıyor.
Palmyra’daki kule, Suriye’yi simgeleyen bir metafor haline geliyor. Yıkıma uğramış, ancak fiziksel yıkımın hafızanın da yok olmasını gerektirmediği bir yer olarak karşımıza çıkıyor.
Palmyra, Suriye’nin son on beş yılda ilişkilendirildiği imajın ötesinde kendini dünya çapında sunmasına olanak tanıyor. Son yıllarda dünya Suriye’yi savaş, yerinden edilme, yıkım ve katliamlar dilinde tanıdı. Palmyra ise mevcut siyasi çatışmadan çok daha uzun bir zamanı hatırlatıyor; Suriye’nin Doğu ve Batı arasında bir kavşak noktası olduğu tarihsel bağlamı geri kazandırıyor.
Suriye’nin pavyonunun resmi tanımında, Palmyra’nın dışlanma değil, değişimle şekillendirilmiş bir şehir olduğu vurgulanıyor. Bugün bu şehri anmak, kayıplar ve yerinden edilme ile damgalanmış bir dünyada hoşgörü ve birlikte yaşama temellerine dayanan etik bir önerme taşıyor.
Bu mesaj, Venedik’te ifade edildiği için daha da önem kazanıyor. Palmyra ve Venedik arasında, tarihlerinde kesişen yollarla inşa edilmiş çarpıcı bir paralellik var. Suriye Kültür Bakanı Mohammad Yassin Saleh, pavyonun açılışında yaptığı konuşmada, Venedik’in tarihsel olarak insanlar ve kültürler arasında bir iletişim köprüsü görevi gördüğünü belirtti.
Bakanın konuşmasında en dikkat çekici kısım, üç figürü anması oldu: Zenobia, Apollodorus ve Papinian. Bu isimler, sadece tören konuşmasına eklenmiş tarihsel referanslar değil; Suriye’nin kendini kültürel olarak nasıl sunmak istediğine dair bir tanım da sunuyor.
Zenobia, Palmyra’nın bir ticaret yolundan büyük bir siyasi ve medeniyet merkezi haline dönüşümünü temsil ederken; Apollodorus, Suriyeli bilgeliğin ve mimari hayal gücünün Roma İmparatorluğu’nun kalbine ulaşmasını simgeliyor. Papinian ise bu coğrafyadan insanların Avrupa tarihinde iz bırakan en önemli hukuk geleneklerinden birinin oluşumundaki katkısını ifade ediyor.
Burada söylenen mesaj, yalnızca eski bir medeniyetimiz var demek değil; beraber insan medeniyetinin inşasında ortaklık yaptık demektir.
Bu bakış açısıyla, Suriye’nin katılımı, anlatının yeniden talep edilmesi olarak görülebilir. Savaş sırasında sadece Suriye’nin arkeolojik mirası zarar görmedi; ülkenin imajı da daraldı. Uluslararası algıda, Suriye bir felaket alanı haline geldi.
Palmyra kulesini, uluslararası bir sanatsal etkinlikte yerleştirmek, bu ilişkileri tersine çeviriyor. Dünya, Suriye’yi yıkımın izlerini görmek için değil, Suriye hafızasını dünyaya taşıyor.
Suriye’nin bu yılki katılımı, geçmişteki sergilerden farklı. Pavyon, tek bir Suriyeli sanatçıya, Sara Shamma’ya adanmış durumda. Tanınmış Japon küratör Yuko Hasegawa tarafından düzenleniyor ve bu seferki katılım grup sergileri yerine tek bir sanatçının çalışmasına odaklanıyor. Bu şekilde, eser kendisi bir söylem haline geliyor.
Bu katılımın kaçınılmaz bir boyutu, Suriye kültürünün uluslararası arenaya dönüşüdür. Venedik Bienali, sıradan bir sanat sergisi değil. 1895 yılında kuruldu ve günümüzün en önemli çağdaş sanat kurumlarından biri haline geldi. Bu yıl 61. edisyona 100 ulusal katılım yer alıyor. Suriye pavyonu, Suriye Arap Cumhuriyeti adı altında resmi olarak kaydedildi.
Buradan bakıldığında, Suriye’nin katılımı, sadece sanat değil, kültürel diplomasi alanına da uzanan bir anlam kazanıyor.
Şaşırtıcı olan, Suriye’nin siyasi bir zaferi kutlayan veya “yeni Suriye” hakkında açıkça propagandist bir çalışmayı seçmemiş olması. Bir mezar seçti. Ancak o mezar, yaşam hakkında konuşmak için en güçlü sembollerden biri haline geldi. Bu, savaşla tahrip olmuş bir yapı; sanatla yeniden inşa edilen bir hafıza; geçmişten gelen yüzler ve günümüzün yüzleriyle birbirine bağlanmış ilişkiler.
Bu proje, savaş sırasında yağmalanan Suriyeli eserlerle bağlantılı ve bu eserlerin iadesi için yapılan çağrılarla ilgili. Böylece, mirasın korunması, kültürel egemenlik anlayışı ile bağdaştırılıyor; bir ülkenin yeniden inşası sadece toprak ve kurumların kurtarılmasıyla değil, hafızasının da geri kazanılmasıyla tamamlanır.
Palmyra ve Venedik arasındaki mesafenin, haritada göründüğünden daha kısa olduğu düşünülebilir. Her ikisi de tarihlerini geçiş ve hareket üzerine kurdu. İkisi de, bir yolun sonu değil, yolların kesiştiği yerlerdir.
Suriye’nin pavyonunda taşınan mesaj, geçmişin sadece geçmiş olduğu için yüceltilmesi değil; mekanın felsefesinin yeniden kazandırılmasıdır. Büyük medeniyetler, sınırların aşıldığı, dillerin, dinlerin ve kültürlerin diyalog kurduğu yerlerde ortaya çıkar, duvarların inşa edildiği yerlerde değil.
En son olarak, 2026 Venedik Bienali’nde Suriye’nin katılımının gücü, ülkenin geçirdiği felaketi inkar etmeden, bu felaketin Suriye’nin tek tanımı olmasına da izin vermemesidir. Kule, ölüm izlerini taşıyor ama ölümü simgelemiyor; Palmyra, yıkım izlerini taşıyor ama yıkım şehri değil; Suriye, uzun yılların yaralarını taşıyor ama bu yaraların toplamı değil.
Sara Shamma’nın vizyonu, Kültür Bakanı’nın konuşmasında dile getirilen fikirlerle kesişiyor: Suriye’nin bir anlam üreticisi olarak yeniden talep edilmesi ve kültürün, ülkenin dünyadaki yerini yeniden inşa etme aracı olarak görülmesi gerekiyor.
Venedik’te Palmyra kulesi, geçmişi tam olarak restore etmek için değil, tarihte yok olan şeylerin hafıza aracılığıyla geri döneceğini, sürgünler arasına dağılmış olanların sanat eseri içinde bir araya getirilebileceğini ve medeniyetin sadece insanların koruyabildiği taşlarla değil, o taşlara yeni anlamlar verme yetenekleriyle ölçüldüğünü göstermektedir.
Belki de en çarpıcı paradoks, Suriye’nin dünyaya hitap etmek için yeni bir dil aradığı bir anda, yaşam hakkında konuşmak için ölüler için inşa edilmiş bir kuleyi seçmesidir. Venedik’te, Palmyra kulesi yalnızca Suriye çölünden kaybolan bir anıtı geri getirmekle kalmıyor, aynı zamanda büyük bir soruyu da gündeme getiriyor: Yıkımdan geriye kalan nedir? Suriye pavyonunun cevabı hem basit hem de derin bir anlam taşıyor: Hafıza kalır ve sanat onu bir kez daha var etmeye muktedirdir.
