Nolan’ın yeni filmi “The Odyssey”, izleyicilere tarihi bir soruyu sorgulatıyor: Bir medeniyet, yaptığı kötülüklerle yüzleşme yeteneğine sahip mi? İzleyiciler, film sona erdiğinde bir macera filmi izlemek yerine derin bir itirafta bulunuyorlar. Gösterim sonrasında araştırmalar, bu filmin altında yatan gerçek konunun kaybedenlerin, unutulmuş olanların ve özgürlük adına kullanılanların hikayesi olduğunu gün yüzüne çıkarıyor.
Film, M.Ö. 12. yüzyılda Doğu Akdeniz’in Tunç Çağı düzeninin çöküşünü anlatıyor. Bu dönemdeki Mykeneler, Hititler, Mısır ve Levanten şehir devletleri, iklim şokları, kıtlık ve deniz halklarıyla birlikte kısa bir zaman zarfında yok oldu. Nolan, izleyicilere yıkımın yüzüne bakarak kendilerini tanımalarını sağlıyor; çünkü işgalciler aslında onları kendi geçmişleri içerisinde buluyorlar.
Film boyunca izlediğimiz sahneler, günümüzde de benzeri durumlarla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor. Gaza’daki harabe halindeki mahalleler, Mariupol’deki yıkılan apartman blokları ve Minab’daki bir okul saldırısında hayatını kaybeden kız çocukları, hepsi aynı senaryonun farklı sahneleridir. Bir gücün, bir şehri, bir okulu yok edip bunun özgürlük için yapıldığını iddia etmesi, gerçek bir çelişki yaratıyor.
Nolan’ın “The Odyssey”si, barış ve ilerleme vaadi içinde barbarlığın tohumu taşıyan bir medeniyetin hikayesini anlatıyor. Film, geçmişteki hegemonik başarıların değil, kaybedenlerin ve mağdur olanların hikayesini merkeze alarak güç dengesizliğini sorguluyor. Sonuç olarak, zafer değil yorgunluk, yeniden bir araya gelmeye çalışan bir adam ve artık kendi hikayesine inanmayan bir ev var.
