Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in Meis (Kastellorizo) adasına gerçekleştirdiği üç günlük ziyaret, Doğu Akdeniz’deki hassas dengenin ihlal edildiğini bir kez daha gösterdi.
Törenlerde Yunanistan Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dimitrios Houpis, Parlamento Başkanı Nikitas Kaklamanis ve yüksek rütbeli askeri komuta kadrosunun yer alması, ayrıca başbakanın Karaada (Ro) ve Fener (Strongyli) adalarındaki askeri personelle yaptığı görüşmeler ve yeni iskele ile askeri tesislerin denetimi, Yunan devletinin bu adalardaki askeri varlığı şahsen desteklediğini kanıtlıyor.
Askeri görevliler ve resmi heyetin bir arada bulunduğu bu görüntüler, adanın silahsızlandırılmış statüsünün fiilen ortadan kaldırıldığını somut bir şekilde ortaya koyuyor. Mitsotakis, aynı programla Meis, Karaada ve Fener’i ziyarete giden ilk Yunan başbakanı olarak, hükümetinin yıllardır inkar etmeye çalıştığı bir ihlali kendi elleriyle belgelemiş oldu.
Meis’i askeri bir gösteri sahnesine çevirmenin artık tek seferlik bir tercih olmadığını, bu durumun köklü bir devlet uygulaması haline geldiğini gösteren bir diğer örnek ise, 13 Eylül 2020 tarihinde o dönemin Cumhurbaşkanı Katerina Sakellaropoulou’nun askeri helikopterle aynı adaya inmesi ve dört F-16 jetinin eşlik etmesidir.
Bu uygulamanın ihlal ettiği hukuki çerçeve oldukça açıktır. Meis, 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi gereğince Yunanistan’a silahsızlandırılmış olarak devredilmiştir. Aynı madde, tüm On İki Adanın silahsızlandırılmasını da belirtiyor; Lozan Barış Antlaşması’nın ilgili hükümleri ve 1914 tarihli Altı Büyük Güçler Kararı, Doğu Ege adalarının askeri amaçlarla kullanılamayacağı ilkesini yeniden teyit ediyor.
Bu antlaşmalar hala geçerlidir ve Yunanistan üzerinde bağlayıcılığı vardır. Üç gün boyunca sergilenen görüntüler, bu yükümlülüğün pratikte ne kadar askıya alındığını tek tek gözler önüne seriyor.
Bu ziyaretin, yalnızca bir ziyaretin sınırlarıyla sınırlı olmayan bir yapısal politikayı yansıttığı açık. Yunanistan’ın yıllardır sürdürdüğü militarizasyon politikası, doğrudan Türkiye’nin güvenliğini hedef alan bir adım. Küçük bir adayı bu şekilde askeri bir üs haline getirmek, Doğu Akdeniz’deki gerilimi tırmandıran bilinçli bir eylemdir.
Atina’nın silahsızlandırılmış statüsüne karşı savunması iki noktaya dayanmaktadır. Birincisi, Türkiye’nin 1947 antlaşmasının tarafı olmadığı iddiası ile itiraz hakkının olmadığıdır. İkincisi ise, BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkının silahsızlandırma hükümlerini geçersiz kıldığı argümanıdır.
Her iki argüman da zayıf temellere dayanmaktadır. Silahsızlandırılmış statü, bölgede tüm devletler lehine sonuçlar doğuran nesnel bir rejim oluşturur; Türkiye’nin hukuki çıkarı ise coğrafi konumundan doğmaktadır. Meşru müdafaa ise, antlaşma uyarınca kabul edilen kalıcı bir statüyü askıya alma yetkisi vermez. 51. madde, gerçek bir silahlı saldırıya bağlıdır ve barış zamanında sürekli konuşlanma için hiçbir dayanak sağlamaz.
Ziyaretin zamanı da tesadüf değil. 15 Ağustos 2026 tarihinde yayımlanan Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kararı No. 11626, Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı’nın sınırlarını Meis’in hemen kuzeyinde belirlemişti ve bu durum Atina’da sert bir tepkiyle karşılandı. 1 ile 15 Eylül 2026 tarihleri arasında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) araştırma gemisi Marmara’nın Meis’in güneyinde bilimsel çalışmalar yapacağına dair bir Navtex yayımlandı. Yunanistan, bu duruma karşı kendi Navtex’ini yayınlayarak bölgeyi kendi kıta sahanlığı olarak tanımladı. Mitsotakis’in Meis, Karaada ve Fener ziyareti, bu Türk adımlarına karşı hiçbir taviz verilmeyeceği mesajını verme ihtiyacından doğdu.
Aynı çizgide, 16 Eylül 2026’da Yunan Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan yazılı açıklama, Atina’nın elinde savunulabilir hukuki bir karşı argümanın bulunmadığını kanıtladı. Bakanlık, Türkiye’nin iddialarını “tek taraflı” olarak nitelendirerek, kendi savunma tedbirlerinin meşru müdafaa hakkı kapsamında olduğunu belirtti, ancak herhangi bir antlaşma maddesine atıfta bulunmadı.
Her yıl aynı tezi tekrar etmek, hukuki bir argümanı güçlendirmiyor; bu durum, Atina’nın ikna edici bir metin temelli karşı argüman üretemediğinin bir itirafı haline geliyor. Gerçekten de, Yunanistan’ın beyanındaki Türkiye’nin egemenlik hakları üzerinde devam eden “casus belli” tehdidi iddiası, kendisi için pek çok şeyi anlatıyor. Hukuki delillerle karşılık veremeyen bir taraf, tartışmayı algılanan bir güvenlik tehdidine kaydırarak, meşru müdafaa söylemini tek dayanak noktası haline getiriyor.
Dahası, Yunanistan iddia ettiği hukuki güvenine rağmen, bir kez bile konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na taşımamıştır. Kendini hukuken haklı gören bir tarafın bağlayıcı bir yargılamadan sürekli kaçınması, zaaf işaretidir. Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü resmi protesto hattı da tesadüf değil. Silahsızlandırılmış statü gibi nesnel bir toprak rejiminde, sürekli ve kesintisiz itiraz, herhangi bir örtülü kabul iddiasını ortadan kaldıracak tek hukuki güvencedir.
Başbakanın, silahsız statüye duyulan aşikar saygının ihlal edildiğini kanıtlayan görüntülerle silahlı personelle poz vermesi, Yunanistan’ın kendi protokol arşivinde, Ankara’nın yıllardır dile getirdiği iddiaların destekleyicisi niteliğinde. Hukuki anlaşmazlıklarda devlet uygulamasını ispat etmek genellikle zor bir aşamadır, ancak burada kanıt, ihlali gerçekleştiren tarafın kendi kamera görüntülerinden gelmekte.
Mitsotakis’in ziyaretinin iç politik hedefinin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Yunanistan, 2027’de sandık başına gidecek ve Yeni Demokrasi Partisi sağda ciddi bir destek kaybıyla karşı karşıya. Meis’teki konuşmasında, Yunanistan’ın kimseyi tehdit etmediğini ve kimsenin yaptırım veya talimatını kabul etmeyeceğini, temkinli tavırlarının zayıflık olarak algılanmaması gerektiğini belirtti.
Aynı ziyarette açıklanan teşvik paketleri, bu söylemi somut bir politikaya bağlıyor. Adada görev yapan askeri, güvenlik ve kamu personeline kalıcı yıllık 5,000 euro ikramiye verilmesi planlanırken, adada yaşayan veya yerleşmeyi tercih eden hanelere ise ayrı bir yıllık 5,000 euro (5,700 dolar) ve her çocuk için ek 1,000 euro verilecek.
Bu yaklaşım, nüfus politikasını ve savunma politikasını bir bütün haline getiriyor ve silahsız statünün açıkça ihlal edildiği bir adada, demografik canlanma söylemini askeri varlığı meşrulaştırmanın bir aracı haline getiriyor. Egemenlik söylemini sağcı seçmenleri hedefleyen bir kampanya malzemesine indirgeyen bir başbakanın siyasi hesaplaması, antlaşma hukukun bağlayıcı gücü pahasına yürütülüyor.
Konuşmanın en çarpıcı kısmı, hukuki tartışmanın adresini değiştirmeye yönelik çabalardı. Mitsotakis, Meis’i Yunanistan ve Avrupa Birliği’nin en doğudaki noktası olarak tanımlayarak, adanın topraklarının Avrupa toprağı olarak kabul edilmesi gerektiğini ima etti. Atina’nın hedefi, silahsızlanmış statü ihlalini ikili bir hukuki mesele olmaktan çıkararak, Avrupa Birliği’nin dış sınır güvenliği gündemine yerleştirmektir.
Aynı denklem, Kıbrıs meselesinde daha önce denenmiş ve belirli bir ölçüde işe yaramıştır. 2004 yılında, Kıbrıs sorunu çözülmeden Yunan Kıbrıslı yönetimin Avrupa Birliği’ne katılması, adadaki anlaşmazlığı iki toplum arasındaki müzakere meselesinden, bir üye devletin sorunu haline dönüştürdü. Bu, Yunan Kıbrıslı tarafın, kendi başına altından kalkamayacağı müzakere gücünü Brüksel’in kurumsal ağırlığı ile artırarak, Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki önemli bir bölümünü engellemesine olanak tanıdı.
Benzer bir denklemin Ege’de ve Doğu Akdeniz’de kurulması, birliği bir taraf haline getirecektir. Ayrıca, müzakere zeminini daraltacak ve Türkiye’nin muhatap bulmasını zorlaştıracaktır. Bu nedenle, Ankara’nın cevabı da yalnızca söylemlerle sınırlı kalmamalıdır. İhlaller kaydedilmeli ve BM Genel Sekreterine düzenli bildirimlerle iletilmelidir.
Bölgesel istikrar, yalnızca uluslararası hukukun eşit uygulanmasıyla sağlanabilir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve tüm ilgili uluslararası aktörler, antlaşma yükümlülüklerine uyumu sağlamalı ve Yunanistan’ı hukuka saygılı olmaya çağırmalıdır.
