İsrail’in 18 Ağustos’ta İdlib’in doğusundaki Abu al-Duhur Askeri Hava Üssü’ne dört adet F-15 savaş uçağı ile yaptığı saldırının ardından, olayın nedenini sorguladım: Yıllardır kullanılmayan ve hiçbir uçağın bulunmadığı bir havalimanında neden boş pistlere saldırıldı?
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun saldırının ardından yaptığı açıklama, bu sorunun cevabını net bir şekilde verdi. Hedef, boş pistler aracılığıyla Türkiye’ye siyasi bir mesaj göndermekteydi.
Netanyahu, Türkiye’nin Suriye’nin güneyinde askerî güçlenme gerçekleştirmesine müsaade etmeyeceklerini belirtti. Ankara’ya “yapma” mesajı daha önce ulaştırdıklarını ve bunun anlaşılamadığını, bu nedenle mesajı daha iyi anlamalarını sağlamak zorunda kaldıklarını ifade etti. Daha sonra bu yaklaşımını tekrar ederek, mesajı “kinetik yöntemler” ile vermek zorunda kaldıklarını söyledi.
Peki, “kinetik yöntemlerle mesaj verme” ne anlama geliyor?
Askerî terminolojide, kinetik yaklaşım, diplomatik, ekonomik veya politik baskı yerine doğrudan fiziksel güç kullanımı, yani silahlar, mühimmat ve askeri operasyonlar anlamına gelir. Başka bir deyişle, Netanyahu, “Siyasi mesajımızı bombalar atarak ilettik” demektedir.
İsrail hükümeti, saldırıyı Türk askerlerinin Abu al-Duhur’a konuşlanacağına dair istihbarat bilgilerine dayandırdı. Ancak Ankara bu iddiayı yalanladı. Suriye hükümeti de havalimanında kalıcı bir Türk üssü kurulması yönünde herhangi bir plan olmadığını duyurdu.
Dahası, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, ABD istihbaratının bu iddiayı araştırdığını ve asılsız bulunduğunu açıkladı. Bu durum, İsrail’in “yakın bir güvenlik tehdidi” gerekçesini ciddi şekilde zayıflatmış oldu. Netanyahu yönetimi, onaylanmamış bir olasılığı gerçekmiş gibi sunarak bombardımanı siyasi bir mesaj verme aracı haline getirmeye çalıştı.
Son olarak, YPG’nin bağımsız silahlı güç olarak varlığını sonlandırdığını ve Suriye ordusuna katıldığını açıklaması, Türkiye ve Suriye açısından stratejik kazanım anlamına geliyor. Ancak bu durum, İsrail’in perspektifinden aynı şekilde değerlendirilmiyor.
İsrail, Suriye’nin etnik ve mezhepsel hatlar boyunca parçalanmış kalmasını istiyor. YPG’nin ortadan kalkması, İsrail’in Şam hükümetine karşı kullanabileceği önemli bir terör ve baskı aracını kaybetmesi anlamına geliyor. Bu grupların Suriye ordusuyla entegrasyonu, Şam yönetiminin ülke üzerindeki kontrolünü artırırken, İsrail’in iç ayrılıkçı unsurlar üzerinden hareket kabiliyetini daraltıyor.
İsrail’in gerçek korkusu, şu an zayıf olan Suriye değil, yarının düzenli bir orduya sahip, hava üslerini onaran, sınırlarını kontrol eden ve Türkiye ile askeri işbirliği geliştiren bir Suriye’dir. Böyle bir Suriye, İsrail’in uzun yıllardır güvence altına almaya çalıştığı sınırsız hava operasyonu alanını kısıtlayacak ve kuzeydeki inisiyatifine son verecektir.
Netanyahu yönetiminin Türkiye’ye yönelik tehditkar söylemleri, sahadaki gerçek güç dengesine uymuyor. Türkiye, nüfus, asker sayısı, kara ordusu, deniz kuvvetleri, savunma sanayisi, stratejik derinlik ve süreklilik açısından İsrail’den çok daha büyük bir askeri güçtür. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin İsrail’in F-35 uçaklarını yaklaşık 600 kilometre mesafeden tespit etme ve yaklaşık 400 kilometre mesafeden vurma yeteneği, İsrail’in Türkiye’ye karşı uygulayabileceği tüm askeri seçenekleri geçersiz kılıyor.
Netanyahu’nun amacı aslında Türkiye ile gerçek bir savaşa girmek değil. Abu al-Duhur saldırısı askeri bir şekilde gerçekleştirilmiş olsa da, esas hedefi siyasi bir amaç taşımaktadır. Boş pistlere bombalar atarak, İsrail, Türkiye ile yaşanan politik krizine yeni bir cephe açmaya çalışıyor.
Kısacası, burada askeri yöntemlerle bir siyasi kriz yaratılmaya çalışılıyor.
Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik açıklamalarını, 27 Ekim’de İsrail’de yapılacak seçimlerle bağımsız değerlendiremeyiz. Türkiye gibi güçlü bir bölgesel ülkeye yönelik tehditleri ile Netanyahu, kendi tabanını bir arada tutmaya ve güvenlik politikaları aracılığıyla siyasi kazanç sağlamaya çalışıyor.
Boş bir havalimanının pistlerine yapılan saldırı, aslında İsrail’in askeri zayıflığını açığa çıkarıyor. Saldırı, yok edilmiş savaş uçakları, etkisiz hale getirilmiş hava savunma sistemleri ya da ortadan kaldırılmış askeri birlikler ile sonuçlanmadı. Tek hedefler, kısa sürede onarılabilecek pistlerdi.
Yine de Netanyahu yönetimi, saldırıyı, İsrail halkına “Türkiye’nin Suriye’deki ilerleyişini durdurmuş” bir başarı olarak pazarlamak istiyor. Bu askeri açıdan sınırlı saldırıyı stratejik bir zafer olarak sunarak, seçmenlere yeni bir başarı hikayesi anlatmaya çalışıyor.
Netanyahu’nun ikinci hedefi ise, uluslararası topluluk nezdinde Türkiye ile yeni bir kriz cephesi oluşturmak. Türkiye’nin Suriye’deki meşru faaliyetlerini, İsrail’e yönelik artan bir güvenlik tehdidi olarak göstermek suretiyle, ABD ve özellikle Batılı ülkelerin desteğini almak istiyor.
Gaza, Lübnan, İran ve Suriye’deki giderek ciddileşen sorunlarla karşı karşıya kalan Netanyahu, şimdi Türkiye üzerinden yeni bir düşman ve tehdit algısı yaratmaya çalışıyor. Ancak Abu al-Duhur’a düşen bombalar, İsrail açısından büyük bir askeri başarı değil, Netanyahu’nun seçim öncesindeki siyasi çıkmazının bir göstergesi olarak dikkat çekiyor. Bomba pistin üzerine düştü, ancak hedef Türkiye ile bir siyasi kriz yaratmaktı.
Türk devleti ise, boş tehditlere değil, siyasi gerçeklere dayalı hareket etmektedir. Artık İsrail Başbakanı’nın, kalan bir buçuk ayda devam eden siyasi gerilemesini tersine çevirme şansı oldukça zor. Netanyahu tarihin tozlu raflarına kaldırılma eşiğinde.
