Yunanistan, Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın tehditkar açıklamalarının gölgesinde “Achilles Kalkanı” adıyla yeni bir savunma girişimi başlattı. Yunan mitolojisinde, Achilles “en güçlü savaşçı” olarak kabul edilen bir kahramandır. Ancak Homer’in “İlyada”sında, Achilles’in ölümü Paris’in okuyla gerçekleşmediği için gerçek bir kahraman ölümden öte bir varoluşu temsil eder. Bu nedenle “Achilles Kalkanı” adı, anti-Trojan hislerle Türk merkezli bir stratejiyi birleştiren bir anlatım çerçevesi taşıyor.
Bununla birlikte, ironik bir olasılık da mevcut. 31 Ağustos’ta İsrail ile imzalanan anlaşmanın ardından, Achilles’in “Ayil”e, yani “kurban edilen, yerine geçen, kaderini kontrol edemeyen” anlamına gelen İbranice bir terime dönüşme riski bulunuyor. Bu durum gerçekleşirse, Yunanistan’ın stratejik özerklik sembolizmi köklü bir biçimde tersine dönebilir.
Şimdi anlaşmanın ardındaki süreç ve sonuçlarına daha detaylı bakalım.
Yunanistan, 31 Ağustos’ta İsrail ile imzaladığı anlaşma ile savunma politikasında önemli bir eşik aştı. Anlaşma ile Atina’ya 300 kilometre menzilli David’s Sling hava savunma sistemi, 150 kilometre menzilli BARAK MX füzeleri, Spyder yüzey-hava füzeleri, MMR radar sistemleri ve drone savunma altyapısı gibi stratejik öneme sahip sistemler aktarılacak. Yaklaşık 3 milyar dolar değerindeki bu silah paketi, 35 ay içinde teslim edilecek.
Bu anlaşmanın stratejik hesapları, Yunanistan’ın İsrail’e yönelik geniş bir yeniden yönelişini içeriyor ve bu maliyetler, tahsis edilen savunma bütçesini aşan yükümlülükler doğurabilir. Teknik boyutları incelemeden önce, anlaşmanın temel varsayımlarını sorgulamak önemli.
Yunan askeri planlayıcıları, David’s Sling sistemini mevcut Patriot sistemlerinin etkili menzilini iki katına çıkaracak bir çözüm olarak görüyor. BARAK MX, hem deniz hem de kara platformlarından kullanılabiliyor ve 150 kilometre menzil sunuyor. Muhtemelen bu sistem, Yunan hizmetinde bulunan yaşlanan Rus yapımı S-300 ve Tor-M1 sistemlerinin yerine geçmeyi amaçlıyor.
Drone savunma altyapısı ve 70 kilometreye kadar hedefleri vurabilen Spyder füzeleri, özellikle Türk insansız hava sistemlerine karşı yapılandırılmış gibi görünüyor. MMR radar sistemi, David’s Sling ve drone savunma operasyonları için gerekli gözetim altyapısını sağlayacaktır. Özetle, bu alım, Türk insansız hava araçlarına karşı bir savunma oluşturma niyetini yansıtıyor.
Ancak bu sistemlerin sürekli veya koordine bir tehdide karşı savunma yeterliliği niceliksel açıdan belirsizliğini koruyor. Tarih, İran füzelerinin mevcut İsrail savunma sistemlerinden başarılı bir şekilde sıyrıldığını gösteriyor. Bu da Yunanistan’ın güvenlik sorununu çözmekte mi yoksa yalnızca yer değiştirmekte mi olduğunu sorgulatıyor.
Bu alım, Yunanistan için gerçek bir stratejik çözüm mü yoksa Yunan vergi mükelleflerinin gelirinin yalnızca İsrail’e yönlendirilmesi mi? Bu sorular, Yunanistan’daki siyasi yapıyı etkileyecek kadar önem taşıyor; zira askeri yapı, belirlenen tehditlerle ve operasyonel gerçeklerle uyumlu olmayı gerektiriyor. Savunma harcamaları, maliyet etkin çözümlerden uzaklaştıkça, artırılan güvenlik hissi çoğu zaman daha derin yapısal zafiyetleri gizliyor.
Savunma taahhütleri, temelde bağımlılık ve sadakat araçlarıdır. Dolayısıyla, bu silah alımının Yunanistan’ı İsrail’in stratejik çevresine dahil ettiğini söylemek gerekir. Bu alım, teknik askeri gereksinimleri aşarak iktidar boyutuna geçiyor.
Yunan stratejik düşüncesinin içinde “Türkiye kompleksi” yer almakta. 1919’da Yunan genişleme hayalleri, Sakarya Nehri’ne kadar ilerleme vaadi ile İngiliz destekleriyle Asya’ya yöneldi. 1960’larda, Amerikan sempatisine dayanan Yunan hükümetleri, Kıbrıs’ın ilhakını hedef alarak Türk Kıbrıslılara saldırılara girişti. Her batılı desteğin ardından, Yunan politikası daha da cesurlaştı. 1996 yılında, uluslararası destek aldığını düşünen Atina, Kardak’a bayrak dikme girişiminde bulundu. En son, Doğu Akdeniz’de hidrokarbon rezervlerinin bulunmasının ardından, Yunanistan, İsrail, Fransa, AB ve ABD desteğiyle Türk enerji gemilerine yönelik baskı operasyonlarına girişti. Ancak her girişim, karşı cevaplar aldı.
Tarihsel bağlamda, Yunan stratejik psikolojisi dikkatlice ele alınmalıdır. Büyük tarihsel anılardan beslenen Yunan entelektüel geleneği, güncel stratejik gerçekliği göz ardı ederek güvenlik hesaplarını ve genişleme arzularını dış güçlere dayandırmaktadır. Dış destek hissettiğinde, Yunan politika yapımı hızlanarak eyleme geçer. Fakat Yunanistan’ı destekleyen büyük dış güçler, Yunan güvenliği ile doğrudan bir ilgileri olmadığı için, ABD’nin askeri üs talepleri, Fransa’nın savunma sözleşmeleri ve Almanya’nın borçların tahsili gibi sebepleri var.
Dolayısıyla, İsrail’in Yunanistan’a silah satışları, Yunan güvenlik ihtiyaçlarına yanıt olarak değil, İsrail’in stratejik hedefleri için bir araç olarak görülmelidir.
İsrail-Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ilişkiyi ve İsrail’in Yunanistan’ı silahlandırma kararının ardındaki mantığı kültürel duruş ve hesaplama ile incelemek önemlidir. Türkiye’nin diplomatik, askeri ve ekonomik olarak bölgesel güç olarak konumunu sağlamlaştırması ile birlikte, İsrail’in geleneksel stratejik doktrini de eriyor. İsrail, aralarındaki çatışmaya yol açmayan dar bir alanda kalmaya istekli değil; zira 1948’den bu yana birçok Arap koalisyonuna karşı savaş yürüttü ve bu nedenle tek bir devamlı gücün koordineli bir meydan okumaya gireceği bir bölgeyi tercih etmiyor. Bu doğrultuda, Suriye’nin istikrarsızlaştırılması, İran’ın sınırlanması ve Mısır ile Ürdün ile yönetilebilir müvekkil ilişkileri yaratma çabalarında bulundu.
Türkiye, İsrail stratejik planlamacıları tarafından açıkça tarif edilen bir tehdit olarak görülüyor. Bu doğrultuda Tel Aviv, alternatif bir yaklaşıma yönelmeye başladı. Bu “Türkiye stratejisi” nin ilk hamlesi, 15 Temmuz 2016’da, Gülenist Terör Örgütü (FETÖ) ile bağlantılı darbecilerin Türk hükümetini devirmeye çalıştığı gün ortaya çıktı. O girişim başarısız olunca proje rafa kaldırıldı. Ancak İran’ın Suriye’deki etkisinin azalmasıyla beraber, İsrail’in Türkiye’ye yönelik tehdit analizleri arttı.
Doğu Akdeniz Enerji Bloku’nun oluşumu; İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ni bir araya getirirken, devamındaki İsrail-Yunanistan-Kıbrıs Rum Yönetimi üçlü uyumu, bu revize edilen İsrail “Türkiye stratejisi”ni yansıtıyor. Tel Aviv, Sovyetler Birliği’ne yönelik daha önceki stratejik yapılandırmayı, şimdi Türkiye’yi içeren bir biçimde yeniden oluşturuyor. Eğer İsrail, Türkiye ile doğrudan bir çatışma durumu ile karşılaşırsa, Suriye’den Batı Trakya’ya kadar uzanan bir bölgenin büyük bir operasyon alanı haline gelmesini istemiyor.
Bu hedefe ulaşmak için İsrail, Yunanistan’a ileri teknoloji silah sistemleri sağlamaya başladı. Bu düzenlemeden İsrail’e ciddi faydalar sağlıyor. Öncelikle, İsrail, Türkiye ile olan teknolojik rekabetin maliyetini Atina’ya yüklemiş oluyor. Batı Trakya’ya yerleştirilen İsrail sistemleri, Türkiye’yi iki kutuplu güç dağılımına zorlayacak ve Türk stratejisini karmaşık hale getirecek.
İkincisi ve daha da önemlisi, bu sistemlere entegre edilen İsrail yazılımları ve donanım kontrol mekanizmaları, sıklıkla göz ardı edilen bir zafiyet yaratıyor. Yunanistan, kendi seçmediği ve kontrol edemediği durumlarla karşılaşabilir; çünkü İsrailli teknisyenler, bu sistemlerin operasyonel parametrelerini manipüle edebilme kapasitesine sahip. İbranicede Ayil anlamı, kurban edilen hayvanın iradesizliğini ve kurbanın ne için olduğunu anlayamamasını ifade ediyor.
Objektif bir analiz, rahatsız edici bir gerçeği açığa çıkarıyor: Türkiye, Yunanistan’ın güvenlik çıkarlarına gerçek bir tehdit oluşturmuyor. Türkiye, karşılaştığı zorluklar itibarıyla Yunanistan’ı stratejik hesaplamasında gerçek bir öncelik olarak görmüyor. Ancak, Yunanistan, bu anlaşma ve İsrail’in Kıbrıs’ın güney kıyısındaki konumlandırması sayesinde bir kurban aracı olarak rol üstlendi ve istemediği çatışmalara sürüklenme riskini taşıyor.
Her iki ülkenin de NATO üyesi olmasına rağmen, bölgesel gerilin azaltılması bağlı bir saldırmazlık paktı ile mümkün olabilir. Böyle bir anlaşma, makul bir diplomatik yol olarak öne çıkarsa, Türkiye, bu tartışmalara açık olduğunu zaten göstermiştir. Bu yol dışında kalındığında, güvenlik dilemması çözümsüz kalacak ve ardışık silahlanmalar, şüpheler ve yanlış hesaplamalar döngüsüyle kendini sürdürecektir.
