Balkanlar, her geçen krizle birlikte, coğrafyasının asla uyumadığı bir hafızaya sahip olduğunu bir kez daha gösteriyor. Eylül 2026’nın başında, soykırım ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle uluslararası adalet tarafından ömür boyu hapis cezası alan Ratko Mladic’in cenazesi, iyileştiği düşünülen bir yarayı yeniden açtı. Mladic’in kahraman gibi anıldığı cenaze sonrası uluslararası toplumun, özellikle Türkiye’nin, yaptığı kınama anlık bir tepki değildi. Bu durum, savaş suçlularının yüceltilmesinin hafızaya sadece bir hakaret olmadığını, aynı zamanda gerilimlerin asla tam anlamıyla çözülmediğini, sadece dondurulduğunu gösteren derin bir kaygıyı yansıtıyordu.
Tito’nun Yugoslavya’sı, altı cumhuriyeti ve çeşitli ulusları tek bir kimlikte birleştirmek üzere “kardeşlik ve birlik” sloganı etrafında inşa edilmişti. Bu slogan, gerçek bir uzlaşma deneyiminin yerini tutamazdı. Aksine, tarihi yaraları zorla donduran ve görünürde barış sağladığı illüzyonunu yaratan bir idari önlem niteliğindeydi. Bu durum, 1980’lerdeki ani ekonomik çöküşle patlak veren bir zaman bombasına dönüştü ve devletin başarısızlığı ortaya çıktı.
1993-1994 yılları arasında, Müslümanlarla kurulan ilk ittifakın ardından, Bosnalı Hırvatlar bu mantığın bir parçası haline geldi. Mostar’ın Eski Köprüsü’nü bombalarken, askeri bir hedefi değil, saldırganların silinmek istediği kültürel bir sembolü hedef almışlardı. Bu bağlamda, Sırp Cumhuriyeti Ordusu tarafından yürütülen operasyonlar, yalnızca askeri faaliyetler değil, kültürel ve biyolojik silme projeleri olarak da değerlendirilebilir.
Bosna-Hersek’in analizi, bölgesel dinamikleri bağımsız olarak ele alınamaz. Türkiye’nin rolü, kendi mantığına uygun olarak anlaşılmalıdır; bu, bir duygunun ifadesi değil, üç faktöre dayanan yapılandırılmış bir politikadır: Tarihsel miras, demografik bağlar ve stratejik denge. Ancak, bu yeni güç dengeleri, Sırbistan Cumhuriyeti’ni dışsal etki için bir üs haline getiriyor ve bu durum istikrara hizmet etmiyor, aksine Balkanları rekabet arenasına dönüştürüyor.
Mladic’in cenazesi, bir çatışmanın siyasi olarak dondurulmasının toplumsal olarak iyileştiği anlamına gelmediğini gösterdi. Avrupa Birliği, Sırbistan’ın katılım müzakerelerini askıya alma tehdidinde bulunarak, savaş suçlularını yüceltmenin ve soykırımları inkar etmenin barış değerlerini doğrudan reddettiğini net bir şekilde ifade etti. Suçun ve kurbanlarının hafızasını korumak, tekrarının önlenmesi açısından hayati öneme sahiptir.
